<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[:: Duygusuz.com - Dostluk ve Arkadaşlık Sitesi - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>https://duygusuz.com/</link>
		<description><![CDATA[:: Duygusuz.com - Dostluk ve Arkadaşlık Sitesi - https://duygusuz.com]]></description>
		<pubDate>Tue, 14 Apr 2026 21:50:17 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Namaz Dinin Direği Midir?]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121631</link>
			<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 07:12:47 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16197">halukgta</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121631</guid>
			<description><![CDATA[Bu makalemde sizlerin, üzerinde düşünmenize vesile olmak istediğim konu, İslam toplumda adeta slogan haline getirdiğimiz, “NAMAZ DİNİN DİREĞİDİR.” Konusunu üzerine olacak.  Gerçekten de kıldığımız yalnız namaz, İslam dininin direği olabilir mi? Gelin bu konuda Kur’an merkezli birlikte düşünelim. Önce şunu hatırlatmak isterim namaz kelimesi Kur’an’da geçmez, Farsça bir kelimedir ama Kur’an’da geçen SALATIN tam karşılığı, namaz asla değildir. Çünkü SALAT tek başına namazdır dersek, içi boşaltılmış anlamı daraltılmış hale dönüştürmüş oluruz. Bu haliyle yapılan kıyam, rükû ve secdenin, ASLA DİNİN DİREĞİ OLMASI MÜMKÜN OLAMAZ, OLMADIĞINI HEP BİRLİKTE İSLAM TOPLUMUNDA GÖRÜYORUZ.<br />
<br />
Neden biliyor musunuz? Çünkü Kur’an’da geçen SALAT Allah’a kulluk görevimizin şekilsel bir ibadeti olduğu gibi, YALNIZ ALLAH’A KULLUK EDEREK, ALLAH’DAN YARDIM DİLEMENİN, ALLAH’I BİRLEMENİN YALNIZ ONA DUA ETMENİN VE MÜSLÜMANLARIN BİRBİRİNE DESTEK OLMASININ, YARDIM ETMESİNİN EN ÖNEMLİ BOYUTUNA DA SALAT DENİR. Yani salat yalnız namaz değil, saydıklarım ile bir bütündür.  Kur’an’a lütfen bakın, birçok ayette SALAT EDİN, ZEKÂT VERİN diye geçer.<br />
<br />
Salatı bir başka şekilde tarif etmek gerekirse SALÂT, BİR ŞEYİN ARKASINDAN GİTMEK, YÖNELMEK, DESTEKLEMEK VE ALLAH’A BAĞLILIK ŞUURUYLA HAREKET ETMEK ANLAMLARINA GELİR. Bizler onun için dinin direği, desteği yani ayakta tutanı, özünden adeta uzaklaştırdığımız hayata geçiremediğimiz içini adeta boşalttığımız, yalnız NAMAZ dersek, çok büyük yanlış yapmış oluruz. Neden mi örnek vermek isterim. Bizler her namazımızda Allah’a şu sözü veriyoruz. “RABBİM YALNIZ SANA KULLUK EDERİZ, YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ.” Sizlere soruyorum, Allah’a namazda verdiğimiz bu sözümüzü, Allah’ın dini İslam’ı yaşarken tutuyor muyuz? Kesinlikle hayır. Namaz bitiyor, adeta transa girmiş insanlar gibi, namazda ne söylediğimizi bilmediğimizden, Allah’tan istememiz gereken yardımı, şefaati namaz bitiminde Resulünden isteyerek, “ŞEFAAT YA RESULALLAH” demiyor muyuz genel çoğunluğumuz. Yetmiyor bolca namaz kılan bazı kardeşlerimiz, Allah’ın yanında kendilerine edindikleri VELİ, GAVS adını verdikleri kişilerin kendilerine şefaat edeceğini, Allah’ın huzurunda mahşer günü kendilerine yardımda bulanacağına inananlar yok mu aramızda? Hâlbuki Allah ayetinde, güvenilecek Veliniz yalnız benim, sakın kendinize Veliler edinip ardı sıra gitmeyin diye uyarmıyor muydu? BÖYLE BİR NAMAZ, BİZİM İMANIMIZIN NASIL DİREĞİ OLUR? Bunu da mı akıl edemiyoruz?<br />
<br />
Bizler bolca namaz kılıyoruz ama namaz bitiyor, çevremize karşı ne adaletli davranıyoruz nede yardımcı oluyoruz. Onu bırakın kıldığımız namaz, bizi fuhuştan, kötülüklerden bile uzaklaştırmıyor. DEMEK Kİ İMANIMIZIN DİREĞİNİ, HALA OLUŞTURAMAMIŞIZ. Bizim gibi düşünmeyen inanmayanlara karşı, elimizden gelen adaletsizliği kötülüğü yapmıyor muyuz? Hâlbuki bolca namazda kılıyoruz, ama bu namaz bizi en doğruya neden götürmüyor? Hâlbuki Ankebut 45. Ayetinde Allah ne diyordu? “KİTAP’TAN SANA VAHYOLUNAN ŞEYİ OKU. SALATI İKAME ET. SALAT, FUHUŞTAN VE KÖTÜLÜKLERDEN ALIKOYAR. KESİNLİKLE ALLAH’IN ZİKRİ DAHA BÜYÜKTÜR. ALLAH, YAPTIĞINIZ ŞEYLERİ BİLİR.”<br />
<br />
Bu ayeti tercüme ederken Salat kelimesini, direk namaz diye çevirdiğimizde, namazın bizleri fuhuştan ve kötülüklerden alıkoyması gerekmez mi? Neden bolca namaz kılan İslam toplumlarını, böyle kötülüklerden alı koymuyor namaz? Allah’ın ayeti yanlış söylemeyeceğine göre, yanlışlık bizlerin imanlarımızda var demektir. Evet, salat bizleri her türlü kötülüklerden korur, ama O salatı bizler bütünüyle hayatımıza geçirdiğimizde. NE YAZIK Kİ BİZLER ALLAH’IN ZİKRİ KUR’AN’I HAYATIMIZA GEÇİREMEDİK, ÇÜNKÜ HERKESİN ONU ANLAYAMAYACAĞINA VE HER BİLGİNİN ORADA OLMADIĞINA İNANDIRILARAK, DİREKSİZ TEMELSİZ BİR İMAN YAŞIYORUZ. Böyle olunca da dinimiz temelsiz, direksiz kaldı. İnancımız nefsimizin etkisiyle yerle bir oldu, ama bunun hala farkında değiliz. Çünkü hatayı yanlışı kendimizde aramıyoruz. Yalnız Allah’ın yasalarına boyun eğip Kur’an’ın ipine sarılarak, batıldan hurafeden her türlü aşırılıktan, kötülükten uzaklaşarak yardımlaşarak, yani SALATI TOPLUM OLARAK TEK YUMRUK HAYATIMIZA GEÇİRDİĞİMİZDE, İŞTE O SALAT DİNİMİZİN İMANIMIZIN SARSILMAZ SAĞLAM DİREĞİ OLACAKTIR.<br />
<br />
BUGÜN BİZLERİN NE SÖYLEDİĞİMİZİ BİLE ANLAMADAN KILDIĞIMIZ NAMAZIN, İSLAM DİNİNİN DİREĞİ OLDUĞUNU NASIL İÇİMİZ RAHAT SÖYLERİZ. Lütfen kendimizi kandırmayalım ve Allah’ın zikrine önce sarılalım rivayetlere değil. Hatırlatmak isterim, dinin imanın direği, BİZLERİ HAKKA YANİ YALNIZ ALLAH’A, DOĞRUYA, ADALETE, KARDEŞLİĞE YÖNLENDİRMESİ GEREKİR Kİ, AYAKTA KALABİLELİM.  Bir bütünü eğer bizler parçalayıp, topluma farklı şekillerde sunmaya çalışıyorsak, parçaları bir daha asla birleştirememe tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz. Ne yazık ki Allah’ın, sakın dinde bölünenler gibi olmayın hükümlerini görmezden gelerek, parçalandık bölündük. Her mezhep, cemaat, tarikat kendisine Kur’an’dan bir parça alarak, kendisini savunmanın yolunu seçti.<br />
<br />
Böyle olunca ortada DAYANACAĞIMIZ DİREKTE KALMADI. Yani imanımızı ayakta tutan kolonlar kesilince,  en küçük depremde yıkılan binalar gibi inancımızın yıkıldığının hala farkına varamadık,  altında kaldık bunun acısını hep birlikte çekiyoruz. Neden mi? Çünkü bizler hala KUR’AN İLE YÜZLEŞME, BULUŞMA ÇABASINDA DEĞİLİZ. Çünkü bizlere sen Kur’an’dan anlayamazsın, yalnız Kur’an ile İslam yaşanmaz diye öğretildi ve böylece KUR’AN’I ELİMİZDEN ALDILAR da ondan. Eğer bizlere kurulan bu tuzağın hala Kur’an ile farkına varamazsak, hem bu dünyada hem de Allah’ın huzurunda mahşer günü, inanın üzülenlerin safında olacağımız kaçınılmazdır. LÜTFEN UNUTMAYALIM, DİNİN SARSILMAZ DİREĞİ YALNIZ KUR’AN’DIR. ONU PARÇALAYIP BÖLDÜYSEN, HAYATINDAN ÇIKARIP RİVAYETLERE, SANI SÖZLERE DALDIYSAN, O İMAN DA DİREK YOKTUR, YIKILMAYA MAHKÛMDUR.<br />
<br />
Dilerim bu acı gerçeğin, emanetimizi teslim etmeden önce farkında oluruz. Yoksa Allah’a bolca dua eden ama birilerini kurtarıcı olarak seçip Veliler edinen böylece, DUALARI ALLAH’TAN KARŞILIK GÖRMEYEN ACI, YOKLUK VE SEFALETTEN KURTULAMAYAN TOPLUMLAR OLMAYA DEVAM EDERİZ.<br />
<br />
Saygılarımla<br />
<br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bu makalemde sizlerin, üzerinde düşünmenize vesile olmak istediğim konu, İslam toplumda adeta slogan haline getirdiğimiz, “NAMAZ DİNİN DİREĞİDİR.” Konusunu üzerine olacak.  Gerçekten de kıldığımız yalnız namaz, İslam dininin direği olabilir mi? Gelin bu konuda Kur’an merkezli birlikte düşünelim. Önce şunu hatırlatmak isterim namaz kelimesi Kur’an’da geçmez, Farsça bir kelimedir ama Kur’an’da geçen SALATIN tam karşılığı, namaz asla değildir. Çünkü SALAT tek başına namazdır dersek, içi boşaltılmış anlamı daraltılmış hale dönüştürmüş oluruz. Bu haliyle yapılan kıyam, rükû ve secdenin, ASLA DİNİN DİREĞİ OLMASI MÜMKÜN OLAMAZ, OLMADIĞINI HEP BİRLİKTE İSLAM TOPLUMUNDA GÖRÜYORUZ.<br />
<br />
Neden biliyor musunuz? Çünkü Kur’an’da geçen SALAT Allah’a kulluk görevimizin şekilsel bir ibadeti olduğu gibi, YALNIZ ALLAH’A KULLUK EDEREK, ALLAH’DAN YARDIM DİLEMENİN, ALLAH’I BİRLEMENİN YALNIZ ONA DUA ETMENİN VE MÜSLÜMANLARIN BİRBİRİNE DESTEK OLMASININ, YARDIM ETMESİNİN EN ÖNEMLİ BOYUTUNA DA SALAT DENİR. Yani salat yalnız namaz değil, saydıklarım ile bir bütündür.  Kur’an’a lütfen bakın, birçok ayette SALAT EDİN, ZEKÂT VERİN diye geçer.<br />
<br />
Salatı bir başka şekilde tarif etmek gerekirse SALÂT, BİR ŞEYİN ARKASINDAN GİTMEK, YÖNELMEK, DESTEKLEMEK VE ALLAH’A BAĞLILIK ŞUURUYLA HAREKET ETMEK ANLAMLARINA GELİR. Bizler onun için dinin direği, desteği yani ayakta tutanı, özünden adeta uzaklaştırdığımız hayata geçiremediğimiz içini adeta boşalttığımız, yalnız NAMAZ dersek, çok büyük yanlış yapmış oluruz. Neden mi örnek vermek isterim. Bizler her namazımızda Allah’a şu sözü veriyoruz. “RABBİM YALNIZ SANA KULLUK EDERİZ, YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ.” Sizlere soruyorum, Allah’a namazda verdiğimiz bu sözümüzü, Allah’ın dini İslam’ı yaşarken tutuyor muyuz? Kesinlikle hayır. Namaz bitiyor, adeta transa girmiş insanlar gibi, namazda ne söylediğimizi bilmediğimizden, Allah’tan istememiz gereken yardımı, şefaati namaz bitiminde Resulünden isteyerek, “ŞEFAAT YA RESULALLAH” demiyor muyuz genel çoğunluğumuz. Yetmiyor bolca namaz kılan bazı kardeşlerimiz, Allah’ın yanında kendilerine edindikleri VELİ, GAVS adını verdikleri kişilerin kendilerine şefaat edeceğini, Allah’ın huzurunda mahşer günü kendilerine yardımda bulanacağına inananlar yok mu aramızda? Hâlbuki Allah ayetinde, güvenilecek Veliniz yalnız benim, sakın kendinize Veliler edinip ardı sıra gitmeyin diye uyarmıyor muydu? BÖYLE BİR NAMAZ, BİZİM İMANIMIZIN NASIL DİREĞİ OLUR? Bunu da mı akıl edemiyoruz?<br />
<br />
Bizler bolca namaz kılıyoruz ama namaz bitiyor, çevremize karşı ne adaletli davranıyoruz nede yardımcı oluyoruz. Onu bırakın kıldığımız namaz, bizi fuhuştan, kötülüklerden bile uzaklaştırmıyor. DEMEK Kİ İMANIMIZIN DİREĞİNİ, HALA OLUŞTURAMAMIŞIZ. Bizim gibi düşünmeyen inanmayanlara karşı, elimizden gelen adaletsizliği kötülüğü yapmıyor muyuz? Hâlbuki bolca namazda kılıyoruz, ama bu namaz bizi en doğruya neden götürmüyor? Hâlbuki Ankebut 45. Ayetinde Allah ne diyordu? “KİTAP’TAN SANA VAHYOLUNAN ŞEYİ OKU. SALATI İKAME ET. SALAT, FUHUŞTAN VE KÖTÜLÜKLERDEN ALIKOYAR. KESİNLİKLE ALLAH’IN ZİKRİ DAHA BÜYÜKTÜR. ALLAH, YAPTIĞINIZ ŞEYLERİ BİLİR.”<br />
<br />
Bu ayeti tercüme ederken Salat kelimesini, direk namaz diye çevirdiğimizde, namazın bizleri fuhuştan ve kötülüklerden alıkoyması gerekmez mi? Neden bolca namaz kılan İslam toplumlarını, böyle kötülüklerden alı koymuyor namaz? Allah’ın ayeti yanlış söylemeyeceğine göre, yanlışlık bizlerin imanlarımızda var demektir. Evet, salat bizleri her türlü kötülüklerden korur, ama O salatı bizler bütünüyle hayatımıza geçirdiğimizde. NE YAZIK Kİ BİZLER ALLAH’IN ZİKRİ KUR’AN’I HAYATIMIZA GEÇİREMEDİK, ÇÜNKÜ HERKESİN ONU ANLAYAMAYACAĞINA VE HER BİLGİNİN ORADA OLMADIĞINA İNANDIRILARAK, DİREKSİZ TEMELSİZ BİR İMAN YAŞIYORUZ. Böyle olunca da dinimiz temelsiz, direksiz kaldı. İnancımız nefsimizin etkisiyle yerle bir oldu, ama bunun hala farkında değiliz. Çünkü hatayı yanlışı kendimizde aramıyoruz. Yalnız Allah’ın yasalarına boyun eğip Kur’an’ın ipine sarılarak, batıldan hurafeden her türlü aşırılıktan, kötülükten uzaklaşarak yardımlaşarak, yani SALATI TOPLUM OLARAK TEK YUMRUK HAYATIMIZA GEÇİRDİĞİMİZDE, İŞTE O SALAT DİNİMİZİN İMANIMIZIN SARSILMAZ SAĞLAM DİREĞİ OLACAKTIR.<br />
<br />
BUGÜN BİZLERİN NE SÖYLEDİĞİMİZİ BİLE ANLAMADAN KILDIĞIMIZ NAMAZIN, İSLAM DİNİNİN DİREĞİ OLDUĞUNU NASIL İÇİMİZ RAHAT SÖYLERİZ. Lütfen kendimizi kandırmayalım ve Allah’ın zikrine önce sarılalım rivayetlere değil. Hatırlatmak isterim, dinin imanın direği, BİZLERİ HAKKA YANİ YALNIZ ALLAH’A, DOĞRUYA, ADALETE, KARDEŞLİĞE YÖNLENDİRMESİ GEREKİR Kİ, AYAKTA KALABİLELİM.  Bir bütünü eğer bizler parçalayıp, topluma farklı şekillerde sunmaya çalışıyorsak, parçaları bir daha asla birleştirememe tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz. Ne yazık ki Allah’ın, sakın dinde bölünenler gibi olmayın hükümlerini görmezden gelerek, parçalandık bölündük. Her mezhep, cemaat, tarikat kendisine Kur’an’dan bir parça alarak, kendisini savunmanın yolunu seçti.<br />
<br />
Böyle olunca ortada DAYANACAĞIMIZ DİREKTE KALMADI. Yani imanımızı ayakta tutan kolonlar kesilince,  en küçük depremde yıkılan binalar gibi inancımızın yıkıldığının hala farkına varamadık,  altında kaldık bunun acısını hep birlikte çekiyoruz. Neden mi? Çünkü bizler hala KUR’AN İLE YÜZLEŞME, BULUŞMA ÇABASINDA DEĞİLİZ. Çünkü bizlere sen Kur’an’dan anlayamazsın, yalnız Kur’an ile İslam yaşanmaz diye öğretildi ve böylece KUR’AN’I ELİMİZDEN ALDILAR da ondan. Eğer bizlere kurulan bu tuzağın hala Kur’an ile farkına varamazsak, hem bu dünyada hem de Allah’ın huzurunda mahşer günü, inanın üzülenlerin safında olacağımız kaçınılmazdır. LÜTFEN UNUTMAYALIM, DİNİN SARSILMAZ DİREĞİ YALNIZ KUR’AN’DIR. ONU PARÇALAYIP BÖLDÜYSEN, HAYATINDAN ÇIKARIP RİVAYETLERE, SANI SÖZLERE DALDIYSAN, O İMAN DA DİREK YOKTUR, YIKILMAYA MAHKÛMDUR.<br />
<br />
Dilerim bu acı gerçeğin, emanetimizi teslim etmeden önce farkında oluruz. Yoksa Allah’a bolca dua eden ama birilerini kurtarıcı olarak seçip Veliler edinen böylece, DUALARI ALLAH’TAN KARŞILIK GÖRMEYEN ACI, YOKLUK VE SEFALETTEN KURTULAMAYAN TOPLUMLAR OLMAYA DEVAM EDERİZ.<br />
<br />
Saygılarımla<br />
<br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün Çocukluk Anıları: Büyük Kurtarıcı]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121630</link>
			<pubDate>Sat, 28 Mar 2026 18:08:18 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16854">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121630</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANILARI: BÜYÜK KURTARICI<br />
Atatürk'ün kız kardeşleri Makbule ile Naciye tartışıyordu. <br />
Naciye: Abla, son günlerde annem ve babamın konuşmalarından şu sonuca ulaştım: Osmanlı kötüye gidiyor ve önlem alınmazsa sonumuz bir felaket. <br />
Bunun üzerine Makbule: Doğrudur. Bir kötü gidişat var ama önlem alınmıyor. Saray yabancı kadınlarla doluymuş. Padişahın annesi yabancıymış. Annemiz Zübeyde Hanım bir Türk. Biz de Türküz diyoruz. Annemiz fransız veya rus olsaydı, biz de fransız ve rus olurduk. Fransa'ya ve Rusya'ya hizmet ederdik. Türkleri kendimize düşman bilirdik. <br />
Naciye: Abla, sen bunları biliyorsun. Sadrazam ve vezirler de biliyor. Önlem alsalar ya. <br />
Makbule: Naciye, biliyorsun, ben Osmanlı tarihini araştırdım. Belli bir dönemden sonra  kaç tane Türk sadrazam ve vezir adı söyleyebilirsin? <br />
Naciye: Çoğu başka milletlerden, aralarında Türk yok gibi. <br />
Makbule: Bunlardan Osmanlı Devleti yıkılmasın demesini bekleyemezsin. <br />
<br />
---------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BEN BEBEK MİYDİM?    <br />
Yıl 1872. Evde oturmaktan canı sıkılan Fatma'yı annesi  Selanik sokaklarında gezmeye çıkardı. Sokaklar bomboştu, Arada bir tek tük adamlar geçiyordu. Bu Selanik'te kadın yok muydu? Çocuklar evet çocuklar hani neredeydi? Neden eve kapatılmıştı? Bu durum Fatma'nın kafasına takıldı. Annesine şöyle bir soru sordu: Yemeklerimi yemiyordum ya o zaman ben bebek miydim? Zübeyde Hanım derinden etkilendi. Bilmem kaç zaman önce Fatma ile böyle bir fikir alışverişi olmuştu. Fatma, yemeklerini neden yemiyorsun, demişliği vardı ama Fatma'nın bunu hatırlaması olanaksızdı. Zübeyde Hanım, Fatma'sına sıkıca sarıldı. <br />
Daha sonra sahile çıktılar. Boylu boyunca Ege Denizi önlerinde uzanıyordu. Vur patlasın, çal oynasın eğlenen, günün yirmi dört saati etkinliğini gösteren sahil gazinolarında ermeni, rum, yunan ve diğerleri coşku doluydu. Zübeyde Hanım kızı Fatma'nın elini sıkıca tuttu. Eve doğru yöneldi. Ali Rıza Bey işten dönmüş ve yorgun olmalıydı. O geldiğinde mutfakta olmamak yakışık almazdı. <br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------  <br />
<br />
<br />
BİR TORBA BALIK <br />
Ali Rıza Bey ile oğlu Ahmet o sabah erkenden kalktı. Akşamdan sözleşmişlerdi, yarınki balık tutma işi için. Önceleri Zübeyde Hanım karşı çıkmıştı. Ne gereği var canım, sabah erken kalkmanın. Biraz uykunuzu alıp bir iki saat geç kalksanız da olur. Sanki Ege Denizi'nin balıkları, Ali Rıza Bey ile Ahmet gelecek ve biz onların oltasına ilk takılan olacağız mı diyecekler, dediyse de dinletemedi. Zübeyde Hanım onları sabah erkenden yolcu etti. <br />
Ali Rıza Bey ile Ahmet çok hırslıydı. Ellerinde birer olta ve gelsindi balıklar, atılsınlardı oltaya, bakalım kim, kaç balık yakalayacaktı? <br />
Aradan saatler geçti. Ali Rıza Bey ve Ahmet saatlerdir denize olta atıyordu. Oltanın ucundaki yem yeniyor ama balık yakalanmıyordu. Kavanoz içinde getirilen yemler bitmiş ama ortada balık yoktu. <br />
İkindi vaktini geçmişti. Ali Rıza Bey ve Ahmet, bu balıklar bizi sevmedi. Yem yiyor ama kaçıyorlar. Anneni ben severim, sen de seversin. Dönerken  balık alalım, annen de sevinsin ama aramızda sır. Aradan yüz yıl geçse bile anneye söylemek yok.  <br />
Bunun üzerine Ahmet, merak etme baba. Bizim balık almamızın kimseye zararı yok. <br />
Ali Rıza Bey ile Ahmet, akşamüstü bir torba balıkla eve giriş yaptı. Zübeyde Hanım onları coşkuyla karşıladı. Akşam yemeğinde bol bol balık yediler.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------        <br />
<br />
<br />
ALİ RIZA BEY'İN ÇOCUKLUĞU<br />
Ali Rıza on dört yaşındaydı. Arkadaşı Osman'la komşu köye gitmiş ve yalnız geri dönüyordu. Gök gürlemeye başladı. Belli yağmur geliyordu. Ali Rıza adımlarını hızlandırdı. Köyüne daha yol vardı. Bir saçak altı, bir girdap bulup yağmurun dinmesini beklemeliydi. Karşıda bir çınar ağacı gördü. Onların yüzlerce yıl yaşayanı vardı. Ne fırtınalar, yağmurlar atlatırlardı. Hem bu çınar ağacı tam bir saçak altıydı. Oraya sığınırsa yağmurun damlası değmezdi. Aniden gökyüzünde bir şimşek çaktı. Sonrasında uzaklara yıldırım düştü. İleride gökyüzü daha karaydı. Kısa bir süre sonra doğa gerçek gücünü gösterip yağmur damlalarını ağırlaştırırdı. Pek çok şimşek çaktırıp yıldırım düşürür ve bazı canlıların yaşamlarını sonlandırırdı. Ali Rıza oralarda bir çukur bulup içine sindi. Zaten sırılsıklam ıslanmıştı. Yağmurdan korkusu yoktu. O'nun düşüncesi yıldırımdı. Her şimşek çakışında korkmuyordu ama ürperiyordu. <br />
Al Rıza bir anlık zaman diliminde başını yukarı kaldırıp ileri baktı. Adamın biri hızla gelerek çınarın altına sığındı. Saniyesinde şimşek çaktı ve yıldırım düştü. Boğuk bir feryat duyuldu ve adam yere yığıldı. <br />
Ali Rıza: Vay anasını, demek ben oraya önce varsaydım yıldırım bana düşecekti. Beni bu hayattan silip süpürecekti. Ben bu hayatta var olmalıyım ve en azından çocuklarım olmalı. <br />
Sonradan yağmur dindi. Ali Rıza çukurdan çıktı, çınarın altına gitti. Yıldırım adamı yakmış ve ikiye bölmüştü. Daha sonra köyüne doğru yöneldi. Köy kahvesinde olanları anlattı ve yardım etmelerini istedi. <br />
Ali Rıza evine vardığında annesi Ayşe Hanım olanları dinleyince çok şaşırdı. O, insan hayatının doğa tarafından bu kadar kolay yok edilemeyeceği düşüncesindeydi. Kulaktan dolma değerlerle hayatı şekillendirirdi. Ali Rıza'nın anlattığı bu olay ve yorumu hayatına değişik bir bakış açısı kazandırmıştı. <br />
Ali Rıza bir süre daha hayata devam edebileceği düşüncesindeydi. Belki bir gün evlenir, çocukları olurdu. Eğer çocukları olursa, onları çok sevecekti. <br />
<br />
-------------------------------------------------------------------------           <br />
<br />
<br />
GAGASI OLMAYAN KARTAL <br />
Atatürk'ün abileri Ahmet 9, Ömer 8 yaşındaydı. Kardeşleri 2 yaşındaki Mustafa'nın elinden tutarak mutfağa gittiler. Annelerinden bir hikaye anlatmasını isteyeceklerdi ama anneleri mutfakta yoktu. Odalara baktılar, evde yoktu. Yatak odasına yöneldiler. Babaları Ali Rıza Bey orada olmalıydı. Kapıyı çaldılar, içeriden buyurun, gelin denince içeri girdiler. <br />
Ali Rıza Bey: Krallarım benim, şahlarım, padişahlarım!  Siz üçünüz bir anda tarih sahnesinden silinseniz, ben kime oğlum derim? Kim benim adımı tarih karşısında yargılar? Kim benim adımı tarihe sabitler? Siz üç oğlumdan en az biri büyük işler başarsın ve benim adım da bu O'nun babasıdır diye anılsın. Tarihe geçsin. Yüzyıl sonra yeniden dünyaya gelsem ve adım kitaplarda yoksa hakkımı helal etmem bilmiş olun. <br />
Bunun üzerine Ahmet: Baba, yüzyıl sonra bizim adımızdan yola çıkarak tarih kitaplarında bolca varsan ne diyeceksin? <br />
Ali Rıza Bey: O kadar mutlu olurum ki herhalde kanatlanıp gökyüzüne uçarım. <br />
Sonrasında derin bir sessizlik oldu. <br />
Ömer: Annem mutfakta yoktu. Hikaye anlatmasını isteyecektik. Şimdi buraya geldik. Baba, bize bir hikaye anlatır mısın? <br />
Ali Rıza Bey: Canım oğullarım, siz isteyin ben size sabaha kadar on tane hikaye anlatırım, dedi ve bir hikaye anlatmaya başladı:<br />
Kendini gökyüzünün hakimi sanan bir kartal vardı. Çok büyüktü. Kanat açıklığı on metreyi buluyordu. Aslanlar, kaplanlar ondan korkardı. Pençelerine yakalanan hiçbir canlı sağ kurtulamazdı.. Yaşlanan kartalın gagası düşüyordu ya işte bu kartal da yaşlanınca gagası düştü. Gagası olmayan bu kartal yeni bir gaga çıkması için,  aylarca bekledi. Sonunda beklemekten sıkıldı. Timsah dolu bir nehre atladı ve timsahlar onu yedi. Hikayemiz burada bitti.<br />
Ahmet sordu: Baba, bu anlattığınız hikayeden nasıl bir ders çıkarmalıyız? <br />
Ali Rıza Bey: Hikaye anlatmamı istediniz, işte hikaye anlattım. Varın ötesini de siz hesap edin. Ne anladıysanız onu anlatmışımdır. <br />
<br />
------------------------------------------------------------------------            <br />
<br />
<br />
ALİ RIZA İLE ZÜBEYDE'NİN AŞKI <br />
Ali Rıza memur olmuştu. Kazancı iyiydi. Mahalle arkadaşları, tanıdıkları, amca çocukları evlenmişti. Arkadaşlarından ikinciye çocuğu olan vardı. Düğünlerde kızlarla dans eder, şarkı söylerdi. Aşkın ve aşığın yaşatılması taraftarıydı. <br />
Babası ve annesi nice zamandır Ali Rıza'ya kız buluyor, Ali Rıza kızı görüyor ve evlenilecek nitelikte bulmuyordu. Ali Rıza'ya kız beğendirmek çok zordu. Yaşın otuz oldu, evlen artık Ali Rıza, diyorlardı.<br />
Günlerden bir gün babası işten dönmemişti, annesi oğlunu karşısına aldı: Bak Ali Rıza, komşular dediydi, sarı saçlı, mavi gözlü, dünya güzeli bir kız var. Adı Zübeyde. Gittim, gördüm. Terbiyeli, saygılı. Baban, sen, ben evlerine gidelim, kızı bir de sen gör. <br />
Ali Rıza: Olur anne, istersen yarın gidelim, ne dersin? <br />
Annesi: Tamam, yarın gidelim. <br />
Ertesi gün Ali Rıza, annesi ve babası, Zübeyde'nin evine gitti. Ali Rıza, Zübeyde'yi görünce beyninden vurulmuşa döndü. <br />
Bu kız geçen gece rüyasında gördüğü kızdı. <br />
Selanik'te bu kadar güzel bir kız varmış da benim haberim yokmuş, diye kendi kendine hayıflandı. Ali Rıza'nın babası Ahmet Efendi, isterseniz gidin bahçede bir gezin gelin, dedi ve gençler bahçeye çıktı. Ali Rıza, Zübeyde ile ağaçlardan, çiçeklerden bahsederek bahçenin sonuna kadar gitti. Dönüş yolunda Zübeyde'ye evlenme teklif etti: Zübeyde, benimle evlenir misin? dedi. <br />
Zübeyde: Niyetli olmasaydım buraya gelmezdim, dedi. Ali Rıza öylece kalakaldı. Bundan sonra ne yapması gerektiğini bilemedi. <br />
Daha sonraki günlerde Ali Rıza ile Zübeyde, Selanik sokaklarında gezdiler, dolaştılar. Zübeyde'nin evinde nişan töreni yapıldı. Zübeyde düğün istemedi. Ali Rıza, seninle olduğum her gün bana düğün dedi ve Zübeyde'den tarafa çıktı. <br />
Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Onların altı tane çocukları oldu. Hepsi birbirinden değerliydi. Mustafa da bunlardan biriydi. Daha sonra Mustafa Kemal adını alacak ve yurdu istila edilen Türk'ün Kurtuluş Savaşı'nı başlatacaktı.  <br />
<br />
SON<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994<br />
<br />
----------------------------------------------------------------------             <br />
<br />
<br />
GERÇEK OLAN NEDİR? <br />
Ali Rıza ile Zübeyde nişanlanalı bir ay olmuştu ki bunlar Selanik sokaklarında gezmeye çıktı. <br />
Ali Rıza: Zübeyde istersen şurada oturalım. Ege Denizi önümüzde, Selanik arkamızda biz hayattan başka ne bekleriz? <br />
Bunun üzerine Zübeyde: Ali Rıza, hayattan istenecek çok şey var ama hayat bunları bir anda bize vermiyor. Kısım kısım veriyor. Bazen hiç vermez. <br />
Ali Rıza: Bilirim Zübeyde, bilirim. Onun öyle olduğunu bilirim. <br />
Zübeyde: Biz hayat olsak hayatı kurgulasak. Hayat kötü olsa iyi insanları kötülüğe yönlendirse işsiz bıraksa soygun yaptırsa sen buna iyidir diyebilir misin? <br />
Ali Rıza: Annesi hasta olan genç adam işsizdi, parası yoktu. Bu genç eczaneye girdi. Eczacıya reçeteyi gösterdi, gerekli olan ilaçları aldı. Dört kutu ilaç. Para vermeden çıkıp gitti.  Zübeyde, sen hakim olsan bu genci hapse atabilir misin? Belki annesi ertesi gün kalkıp yürüyecek. Zaten eczacı şikayetçi olmamış. <br />
Zübeyde: Bak Ali Rıza, bunlar göreceli kavramlar. On kişi olsa beşi evet der, beşi karşı çıkar. Herkes akıl fikir düzeyi, zeka seviyesi açısından fikir ileri sürüp yorum yapar ama gerçek olan nedir? <br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------           <br />
<br />
<br />
DÜĞÜNE DÖRT GÜN KALDI<br />
Ali Rıza  ile Zübeyde için, nikah törenine dört gün kalmıştı. Bunlar yine bir fırsatını bulup yalnızlığa adım atmıştı. <br />
Ali Rıza: Zübeyde  sen böyle konuları konuşmaktan hoşlanmazsın ama ben yine de sormak istiyorum. Biz evlenince kaç çocuğumuz olsun istersin?  <br />
Zübeyde: Aman Ali Rıza, hele bir çocuğumuz olsun, ben onu el bebek, gül bebek beslerim. Araştırdım ve buldum. Yeni evli çiftlerin ilk çocukları yüzde yetmiş ihtimalle kız oluyormuş. Belki  yüz yıl sonra bu yüzde seksene çıkarmış. Ali Rıza, ilk çocuğumuz kız olsa sen bundan rahatsız olur musun? <br />
Ali Rıza: Böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil. Zübeyde, sen beni iyi tanımamışsın. Kızım olsun, oğlum olsun onu bağrıma basarım. <br />
Sonunda o dört gün geçti. Ali Rıza ile Zübeyde evlendi. İlk çocukları Fatma oldu. Ali Rıza ile Zübeyde onu bağrına bastı. Gelecekte onları mutlu günler bekliyordu. <br />
Aradan yıllar geçti. Fatma dördüncü yaş gününü kutluyordu. Zübeyde Hanım yaptığı pastanın üstüne dört mum dikmişti. Fatma mumları üfledi ve dört yaşına girdi. Önünde uzun bir yaşam vardı ve O bu şansını sonuna kadar kullanırdı. <br />
<br />
---------------------------------------------------------------------         <br />
<br />
ALİ RIZA BEY'İN ÇOCUKLUĞU <br />
Ali Rıza Bey, Selanik'te dünyaya geldi. İlkokulu Mahalle Mektebi'nde okudu. 12 yaşına gelince arkadaşları arasında parmakla gösterilirdi. Çok iyi tekmük oynardı. ( Şimdiki futbol maçı ) Mahalle maçlarında başı önde sahadan hiç ayrılmamıştı. Maç başlayınca geri gelir, kendini kaybettirir, sonradan ileri çıkar, ataklara katılırdı. Takımı ileri çıkmışken, rakip takım savunması buna önem vermez, defans elemanları yanında olmazdı. Top, Ali Rıza'yı severdi. Rakip kale önünde boş pozisyonda durur ve topun gelmesini beklerdi. Hata affetmez ve soğukkanlı  bir vuruşla golü atardı. Gool diye öyle bir bağırır ve kaçardı ki, en hızlı koşan arkadaşı O'na yetişemezdi. <br />
Günlerden bir gün Ali Rıza evde ders çalışıyordu. Kapı çalındı. Ali Rıza yan pencereden baktı. İki arkadaşı bekliyordu. Annesi Ayşe Hanım kapıyı açtı. Çocuklardan biri atıldı: Ali Rıza evde mi? Maçımız var da. O'nu çağırmaya geldik. Arkadaşlar bekliyor. <br />
Ayşe Hanım: Ali Rıza'nın dersleri çokmuş. Yarın imtihanı varmış. Boşuna beklemeyin gelemez. <br />
Aradan dakikalar geçti. Ali Rıza odanın içinde dört döndü. Eğer arkadaşlar gitmezse ben giderim, diye düşündü. Dönmeye devam etti. Ali Rıza sonradan yan pencerenin perdesini aralayıp kapı önüne baktı. Arkadaşları gitmemiş ve bekliyordu. Demek ki iş ciddiydi. Maç iddialıydı. Ali Rıza odadan çıktı. Mutfakta duran annesinin yanına gitti: Anne, arkadaşlar kapıda bekliyor. Derslerimi bitirdim. İmtihana hazırım ve en yüksek notu ben alacağım. Maça gideyim ha, ne dersin? <br />
Annesi olur deyince Ali Rıza bir sevindi ki sormayın. <br />
Maçın oynanacağı yere merdivenli yokuştan inilirdi. Ali Rıza yokuşun başında görününce arkadaşları arasında bir dalgalanma oldu. İşte Ali Rıza gelmişti ve bu maç kazanılırdı. Karşı takımın golcüsü Necdet uzun boyluydu ve elleri belinde bekliyordu. Ali Rıza'ya baktı. O'nu küçük görmedi ama büyük de görmedi. Arkadaşlarının neden Ali Rıza'ya bu kadar önem verdiğini anlamadı. Her zaman  olduğu gibi gollerini birbiri ardına sıralar maçı kazanırdı.<br />
Maç başlayalı on dakika olmuştu ki Necdet ikinci golünü attı. Sonrasında takımı rehavete kapıldı ve Ali Rıza sahneye çıktı. Şahlanan takım arkadaşlarıyla ileri atıldı. Ali Rıza'nın attığı dört golle maç 4-2 galibiyetle sonuçlandı. <br />
Ali Rıza iddia gazozunu içerken, kimseyi alaya almadı. Daha sonra arkadaşlarından ayrılıp eve gelince annesi sordu: Ali Rıza maçı kazandınız mı? <br />
Ali Rıza: Evet anne, kazandık. Onlar iki attı, ben dört attım ve maçı kazandık. <br />
Annesi: Böyle olacağı belliydi. Ben senin kaybettiğini hiç duymadım. <br />
<br />
------------------------------------------------------------------------             <br />
<br />
BİR ALİ RIZA BEY HİKAYESİ<br />
Mustafa 2 yaşında, abileri Ahmet 9, Ömer 8 yaşındaydı. Üç kardeş annelerinin yanına gitti ve bir hikaye anlatmasını istedi. Anneleri Zübeyde Hanım başının ağrıdığını söyleyerek çocukları babalarına yönlendirdi ve şunu ekledi: Aman, dikkat çocuklar, ben size genelde insanlar hakkında hikaye anlattım. Babanız tilkili, kuşlu, ördekli hikaye anlatır ve hikayenin sonu tahminlerin dışındadır. Şok olursunuz. Dağılıp da gelirseniz sizi toplayamam bilmiş olun. <br />
Ahmet: Sen bizi merak etme anne. Ben ve Ömer dağılmam, Mustafa hiç dağılmaz. Anlatsın bakalım babam hikayesini ve bizi şok etsin görelim. <br />
Kardeşler, babalarının yanına geldiğinde Ali Rıza Bey kafasını elleri arasına almış, düşünceye dalmıştı. Ahmet olanları anlatınca hiç şaşırmadı. İnsanoğlunun çözülemeyen sorunları olunca dönüp dolaşacağı yer benim diyordu. Sonrasında Ali Rıza Bey şu hikayeyi anlattı: Bir ördek vardı. Yaşadığı çağa göre, ileri düzeyde zeka sahibiydi. Ördekler etrafında toplanır, oyunlar oynardı. Bu oynadıkları oyunlar eğlence içindi. Bizim ördekle ilgisi yoktu. Bizim ördek hayatı kendi kurgulamak isterdi. Bir kader yapıcının var olduğunu düşünmezdi. Yaşadığın kader oluyor derdi. Bir gün bu ördek üç ileri, bir geri yürürken etrafını tilkiler sardı. Onlarla söz düellosuna girdi ve onlara sorular sordu. Siz tilkisiniz ama kurttan ne farkınız var? İki tilki bir kurt eder diyorlar. Bir tilki bir kurt neden etmesin? İnsanlar hayvanat bahçesi yapıyor ve tilkiyi kafese kapatıyor. Neden tilkiler insanat bahçesi yapmıyor ve insanı tutsak etmiyor? <br />
Aradan zaman geçtiği halde ördeğin sorduğu sorular bitmiyordu. Sonunda tilkiler, sensin, dedi ve ördeği bir tilkiden yüz kat daha zeki tilkiler kralının huzuruna çıkardı.  Ördek tilkilere anlattıklarını tilkiler kralına da anlattı. Onunla söz düellosuna girdi. Bu durum  tilkiler kralını rahatsız etti.  Şu ördek de kimdi ve tilkiler dünyasına hücum etmişti? Bunlardan yüz  tanesini toplasan bir tilki etmezdi. Tilkiler kralı, on yıllık krallığının son bombasını patlattı:    -- Siz ördekler, kanatlarınız var uçuyorsunuz. Kanatlarınızı tilkilere verseniz, tilkiler dünyaya hakim olurdu. Neden dünyaya hakim olamıyorsunuz? Sizi engelleyen nedir? <br />
-- Tilkiler kralı, biz dünyaya hakim olamıyoruz, siz de hakim olamıyorsunuz. O zaman gücünüzü kurtlara verin de kurtlar dünyaya hakim olsun, dedi. Bunu duyan kurtlar harekete geçti ve dünya yönetimini aldı. <br />
Çocuklar, işte bundan dolayıdır ki, hiçbir kurdu evcilleştiremezsin. Sirklerde gösteri yapan aslanlar, kaplanlar evcilleştirilmiştir. Ben bunca yıllık yaşamım boyunca hiçbir kurdun sirkte gösteri yaptığını duymadım. <br />
<br />
Ali Rıza Bey sözlerini tamamladığında oğulları şok halindeydi. Bildik bilginin dışına çıkılmış ve kendilerine bilinmedik bilgi verilmişti. Babalarının yanında ayrılırken, biraz daha özgür ve mutluydular. Tam özgürlük Ali Rıza Bey'in hikayelerinde saklıydı. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANILARI: BÜYÜK KURTARICI<br />
Atatürk'ün kız kardeşleri Makbule ile Naciye tartışıyordu. <br />
Naciye: Abla, son günlerde annem ve babamın konuşmalarından şu sonuca ulaştım: Osmanlı kötüye gidiyor ve önlem alınmazsa sonumuz bir felaket. <br />
Bunun üzerine Makbule: Doğrudur. Bir kötü gidişat var ama önlem alınmıyor. Saray yabancı kadınlarla doluymuş. Padişahın annesi yabancıymış. Annemiz Zübeyde Hanım bir Türk. Biz de Türküz diyoruz. Annemiz fransız veya rus olsaydı, biz de fransız ve rus olurduk. Fransa'ya ve Rusya'ya hizmet ederdik. Türkleri kendimize düşman bilirdik. <br />
Naciye: Abla, sen bunları biliyorsun. Sadrazam ve vezirler de biliyor. Önlem alsalar ya. <br />
Makbule: Naciye, biliyorsun, ben Osmanlı tarihini araştırdım. Belli bir dönemden sonra  kaç tane Türk sadrazam ve vezir adı söyleyebilirsin? <br />
Naciye: Çoğu başka milletlerden, aralarında Türk yok gibi. <br />
Makbule: Bunlardan Osmanlı Devleti yıkılmasın demesini bekleyemezsin. <br />
<br />
---------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BEN BEBEK MİYDİM?    <br />
Yıl 1872. Evde oturmaktan canı sıkılan Fatma'yı annesi  Selanik sokaklarında gezmeye çıkardı. Sokaklar bomboştu, Arada bir tek tük adamlar geçiyordu. Bu Selanik'te kadın yok muydu? Çocuklar evet çocuklar hani neredeydi? Neden eve kapatılmıştı? Bu durum Fatma'nın kafasına takıldı. Annesine şöyle bir soru sordu: Yemeklerimi yemiyordum ya o zaman ben bebek miydim? Zübeyde Hanım derinden etkilendi. Bilmem kaç zaman önce Fatma ile böyle bir fikir alışverişi olmuştu. Fatma, yemeklerini neden yemiyorsun, demişliği vardı ama Fatma'nın bunu hatırlaması olanaksızdı. Zübeyde Hanım, Fatma'sına sıkıca sarıldı. <br />
Daha sonra sahile çıktılar. Boylu boyunca Ege Denizi önlerinde uzanıyordu. Vur patlasın, çal oynasın eğlenen, günün yirmi dört saati etkinliğini gösteren sahil gazinolarında ermeni, rum, yunan ve diğerleri coşku doluydu. Zübeyde Hanım kızı Fatma'nın elini sıkıca tuttu. Eve doğru yöneldi. Ali Rıza Bey işten dönmüş ve yorgun olmalıydı. O geldiğinde mutfakta olmamak yakışık almazdı. <br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------  <br />
<br />
<br />
BİR TORBA BALIK <br />
Ali Rıza Bey ile oğlu Ahmet o sabah erkenden kalktı. Akşamdan sözleşmişlerdi, yarınki balık tutma işi için. Önceleri Zübeyde Hanım karşı çıkmıştı. Ne gereği var canım, sabah erken kalkmanın. Biraz uykunuzu alıp bir iki saat geç kalksanız da olur. Sanki Ege Denizi'nin balıkları, Ali Rıza Bey ile Ahmet gelecek ve biz onların oltasına ilk takılan olacağız mı diyecekler, dediyse de dinletemedi. Zübeyde Hanım onları sabah erkenden yolcu etti. <br />
Ali Rıza Bey ile Ahmet çok hırslıydı. Ellerinde birer olta ve gelsindi balıklar, atılsınlardı oltaya, bakalım kim, kaç balık yakalayacaktı? <br />
Aradan saatler geçti. Ali Rıza Bey ve Ahmet saatlerdir denize olta atıyordu. Oltanın ucundaki yem yeniyor ama balık yakalanmıyordu. Kavanoz içinde getirilen yemler bitmiş ama ortada balık yoktu. <br />
İkindi vaktini geçmişti. Ali Rıza Bey ve Ahmet, bu balıklar bizi sevmedi. Yem yiyor ama kaçıyorlar. Anneni ben severim, sen de seversin. Dönerken  balık alalım, annen de sevinsin ama aramızda sır. Aradan yüz yıl geçse bile anneye söylemek yok.  <br />
Bunun üzerine Ahmet, merak etme baba. Bizim balık almamızın kimseye zararı yok. <br />
Ali Rıza Bey ile Ahmet, akşamüstü bir torba balıkla eve giriş yaptı. Zübeyde Hanım onları coşkuyla karşıladı. Akşam yemeğinde bol bol balık yediler.<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------        <br />
<br />
<br />
ALİ RIZA BEY'İN ÇOCUKLUĞU<br />
Ali Rıza on dört yaşındaydı. Arkadaşı Osman'la komşu köye gitmiş ve yalnız geri dönüyordu. Gök gürlemeye başladı. Belli yağmur geliyordu. Ali Rıza adımlarını hızlandırdı. Köyüne daha yol vardı. Bir saçak altı, bir girdap bulup yağmurun dinmesini beklemeliydi. Karşıda bir çınar ağacı gördü. Onların yüzlerce yıl yaşayanı vardı. Ne fırtınalar, yağmurlar atlatırlardı. Hem bu çınar ağacı tam bir saçak altıydı. Oraya sığınırsa yağmurun damlası değmezdi. Aniden gökyüzünde bir şimşek çaktı. Sonrasında uzaklara yıldırım düştü. İleride gökyüzü daha karaydı. Kısa bir süre sonra doğa gerçek gücünü gösterip yağmur damlalarını ağırlaştırırdı. Pek çok şimşek çaktırıp yıldırım düşürür ve bazı canlıların yaşamlarını sonlandırırdı. Ali Rıza oralarda bir çukur bulup içine sindi. Zaten sırılsıklam ıslanmıştı. Yağmurdan korkusu yoktu. O'nun düşüncesi yıldırımdı. Her şimşek çakışında korkmuyordu ama ürperiyordu. <br />
Al Rıza bir anlık zaman diliminde başını yukarı kaldırıp ileri baktı. Adamın biri hızla gelerek çınarın altına sığındı. Saniyesinde şimşek çaktı ve yıldırım düştü. Boğuk bir feryat duyuldu ve adam yere yığıldı. <br />
Ali Rıza: Vay anasını, demek ben oraya önce varsaydım yıldırım bana düşecekti. Beni bu hayattan silip süpürecekti. Ben bu hayatta var olmalıyım ve en azından çocuklarım olmalı. <br />
Sonradan yağmur dindi. Ali Rıza çukurdan çıktı, çınarın altına gitti. Yıldırım adamı yakmış ve ikiye bölmüştü. Daha sonra köyüne doğru yöneldi. Köy kahvesinde olanları anlattı ve yardım etmelerini istedi. <br />
Ali Rıza evine vardığında annesi Ayşe Hanım olanları dinleyince çok şaşırdı. O, insan hayatının doğa tarafından bu kadar kolay yok edilemeyeceği düşüncesindeydi. Kulaktan dolma değerlerle hayatı şekillendirirdi. Ali Rıza'nın anlattığı bu olay ve yorumu hayatına değişik bir bakış açısı kazandırmıştı. <br />
Ali Rıza bir süre daha hayata devam edebileceği düşüncesindeydi. Belki bir gün evlenir, çocukları olurdu. Eğer çocukları olursa, onları çok sevecekti. <br />
<br />
-------------------------------------------------------------------------           <br />
<br />
<br />
GAGASI OLMAYAN KARTAL <br />
Atatürk'ün abileri Ahmet 9, Ömer 8 yaşındaydı. Kardeşleri 2 yaşındaki Mustafa'nın elinden tutarak mutfağa gittiler. Annelerinden bir hikaye anlatmasını isteyeceklerdi ama anneleri mutfakta yoktu. Odalara baktılar, evde yoktu. Yatak odasına yöneldiler. Babaları Ali Rıza Bey orada olmalıydı. Kapıyı çaldılar, içeriden buyurun, gelin denince içeri girdiler. <br />
Ali Rıza Bey: Krallarım benim, şahlarım, padişahlarım!  Siz üçünüz bir anda tarih sahnesinden silinseniz, ben kime oğlum derim? Kim benim adımı tarih karşısında yargılar? Kim benim adımı tarihe sabitler? Siz üç oğlumdan en az biri büyük işler başarsın ve benim adım da bu O'nun babasıdır diye anılsın. Tarihe geçsin. Yüzyıl sonra yeniden dünyaya gelsem ve adım kitaplarda yoksa hakkımı helal etmem bilmiş olun. <br />
Bunun üzerine Ahmet: Baba, yüzyıl sonra bizim adımızdan yola çıkarak tarih kitaplarında bolca varsan ne diyeceksin? <br />
Ali Rıza Bey: O kadar mutlu olurum ki herhalde kanatlanıp gökyüzüne uçarım. <br />
Sonrasında derin bir sessizlik oldu. <br />
Ömer: Annem mutfakta yoktu. Hikaye anlatmasını isteyecektik. Şimdi buraya geldik. Baba, bize bir hikaye anlatır mısın? <br />
Ali Rıza Bey: Canım oğullarım, siz isteyin ben size sabaha kadar on tane hikaye anlatırım, dedi ve bir hikaye anlatmaya başladı:<br />
Kendini gökyüzünün hakimi sanan bir kartal vardı. Çok büyüktü. Kanat açıklığı on metreyi buluyordu. Aslanlar, kaplanlar ondan korkardı. Pençelerine yakalanan hiçbir canlı sağ kurtulamazdı.. Yaşlanan kartalın gagası düşüyordu ya işte bu kartal da yaşlanınca gagası düştü. Gagası olmayan bu kartal yeni bir gaga çıkması için,  aylarca bekledi. Sonunda beklemekten sıkıldı. Timsah dolu bir nehre atladı ve timsahlar onu yedi. Hikayemiz burada bitti.<br />
Ahmet sordu: Baba, bu anlattığınız hikayeden nasıl bir ders çıkarmalıyız? <br />
Ali Rıza Bey: Hikaye anlatmamı istediniz, işte hikaye anlattım. Varın ötesini de siz hesap edin. Ne anladıysanız onu anlatmışımdır. <br />
<br />
------------------------------------------------------------------------            <br />
<br />
<br />
ALİ RIZA İLE ZÜBEYDE'NİN AŞKI <br />
Ali Rıza memur olmuştu. Kazancı iyiydi. Mahalle arkadaşları, tanıdıkları, amca çocukları evlenmişti. Arkadaşlarından ikinciye çocuğu olan vardı. Düğünlerde kızlarla dans eder, şarkı söylerdi. Aşkın ve aşığın yaşatılması taraftarıydı. <br />
Babası ve annesi nice zamandır Ali Rıza'ya kız buluyor, Ali Rıza kızı görüyor ve evlenilecek nitelikte bulmuyordu. Ali Rıza'ya kız beğendirmek çok zordu. Yaşın otuz oldu, evlen artık Ali Rıza, diyorlardı.<br />
Günlerden bir gün babası işten dönmemişti, annesi oğlunu karşısına aldı: Bak Ali Rıza, komşular dediydi, sarı saçlı, mavi gözlü, dünya güzeli bir kız var. Adı Zübeyde. Gittim, gördüm. Terbiyeli, saygılı. Baban, sen, ben evlerine gidelim, kızı bir de sen gör. <br />
Ali Rıza: Olur anne, istersen yarın gidelim, ne dersin? <br />
Annesi: Tamam, yarın gidelim. <br />
Ertesi gün Ali Rıza, annesi ve babası, Zübeyde'nin evine gitti. Ali Rıza, Zübeyde'yi görünce beyninden vurulmuşa döndü. <br />
Bu kız geçen gece rüyasında gördüğü kızdı. <br />
Selanik'te bu kadar güzel bir kız varmış da benim haberim yokmuş, diye kendi kendine hayıflandı. Ali Rıza'nın babası Ahmet Efendi, isterseniz gidin bahçede bir gezin gelin, dedi ve gençler bahçeye çıktı. Ali Rıza, Zübeyde ile ağaçlardan, çiçeklerden bahsederek bahçenin sonuna kadar gitti. Dönüş yolunda Zübeyde'ye evlenme teklif etti: Zübeyde, benimle evlenir misin? dedi. <br />
Zübeyde: Niyetli olmasaydım buraya gelmezdim, dedi. Ali Rıza öylece kalakaldı. Bundan sonra ne yapması gerektiğini bilemedi. <br />
Daha sonraki günlerde Ali Rıza ile Zübeyde, Selanik sokaklarında gezdiler, dolaştılar. Zübeyde'nin evinde nişan töreni yapıldı. Zübeyde düğün istemedi. Ali Rıza, seninle olduğum her gün bana düğün dedi ve Zübeyde'den tarafa çıktı. <br />
Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Onların altı tane çocukları oldu. Hepsi birbirinden değerliydi. Mustafa da bunlardan biriydi. Daha sonra Mustafa Kemal adını alacak ve yurdu istila edilen Türk'ün Kurtuluş Savaşı'nı başlatacaktı.  <br />
<br />
SON<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994<br />
<br />
----------------------------------------------------------------------             <br />
<br />
<br />
GERÇEK OLAN NEDİR? <br />
Ali Rıza ile Zübeyde nişanlanalı bir ay olmuştu ki bunlar Selanik sokaklarında gezmeye çıktı. <br />
Ali Rıza: Zübeyde istersen şurada oturalım. Ege Denizi önümüzde, Selanik arkamızda biz hayattan başka ne bekleriz? <br />
Bunun üzerine Zübeyde: Ali Rıza, hayattan istenecek çok şey var ama hayat bunları bir anda bize vermiyor. Kısım kısım veriyor. Bazen hiç vermez. <br />
Ali Rıza: Bilirim Zübeyde, bilirim. Onun öyle olduğunu bilirim. <br />
Zübeyde: Biz hayat olsak hayatı kurgulasak. Hayat kötü olsa iyi insanları kötülüğe yönlendirse işsiz bıraksa soygun yaptırsa sen buna iyidir diyebilir misin? <br />
Ali Rıza: Annesi hasta olan genç adam işsizdi, parası yoktu. Bu genç eczaneye girdi. Eczacıya reçeteyi gösterdi, gerekli olan ilaçları aldı. Dört kutu ilaç. Para vermeden çıkıp gitti.  Zübeyde, sen hakim olsan bu genci hapse atabilir misin? Belki annesi ertesi gün kalkıp yürüyecek. Zaten eczacı şikayetçi olmamış. <br />
Zübeyde: Bak Ali Rıza, bunlar göreceli kavramlar. On kişi olsa beşi evet der, beşi karşı çıkar. Herkes akıl fikir düzeyi, zeka seviyesi açısından fikir ileri sürüp yorum yapar ama gerçek olan nedir? <br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------           <br />
<br />
<br />
DÜĞÜNE DÖRT GÜN KALDI<br />
Ali Rıza  ile Zübeyde için, nikah törenine dört gün kalmıştı. Bunlar yine bir fırsatını bulup yalnızlığa adım atmıştı. <br />
Ali Rıza: Zübeyde  sen böyle konuları konuşmaktan hoşlanmazsın ama ben yine de sormak istiyorum. Biz evlenince kaç çocuğumuz olsun istersin?  <br />
Zübeyde: Aman Ali Rıza, hele bir çocuğumuz olsun, ben onu el bebek, gül bebek beslerim. Araştırdım ve buldum. Yeni evli çiftlerin ilk çocukları yüzde yetmiş ihtimalle kız oluyormuş. Belki  yüz yıl sonra bu yüzde seksene çıkarmış. Ali Rıza, ilk çocuğumuz kız olsa sen bundan rahatsız olur musun? <br />
Ali Rıza: Böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil. Zübeyde, sen beni iyi tanımamışsın. Kızım olsun, oğlum olsun onu bağrıma basarım. <br />
Sonunda o dört gün geçti. Ali Rıza ile Zübeyde evlendi. İlk çocukları Fatma oldu. Ali Rıza ile Zübeyde onu bağrına bastı. Gelecekte onları mutlu günler bekliyordu. <br />
Aradan yıllar geçti. Fatma dördüncü yaş gününü kutluyordu. Zübeyde Hanım yaptığı pastanın üstüne dört mum dikmişti. Fatma mumları üfledi ve dört yaşına girdi. Önünde uzun bir yaşam vardı ve O bu şansını sonuna kadar kullanırdı. <br />
<br />
---------------------------------------------------------------------         <br />
<br />
ALİ RIZA BEY'İN ÇOCUKLUĞU <br />
Ali Rıza Bey, Selanik'te dünyaya geldi. İlkokulu Mahalle Mektebi'nde okudu. 12 yaşına gelince arkadaşları arasında parmakla gösterilirdi. Çok iyi tekmük oynardı. ( Şimdiki futbol maçı ) Mahalle maçlarında başı önde sahadan hiç ayrılmamıştı. Maç başlayınca geri gelir, kendini kaybettirir, sonradan ileri çıkar, ataklara katılırdı. Takımı ileri çıkmışken, rakip takım savunması buna önem vermez, defans elemanları yanında olmazdı. Top, Ali Rıza'yı severdi. Rakip kale önünde boş pozisyonda durur ve topun gelmesini beklerdi. Hata affetmez ve soğukkanlı  bir vuruşla golü atardı. Gool diye öyle bir bağırır ve kaçardı ki, en hızlı koşan arkadaşı O'na yetişemezdi. <br />
Günlerden bir gün Ali Rıza evde ders çalışıyordu. Kapı çalındı. Ali Rıza yan pencereden baktı. İki arkadaşı bekliyordu. Annesi Ayşe Hanım kapıyı açtı. Çocuklardan biri atıldı: Ali Rıza evde mi? Maçımız var da. O'nu çağırmaya geldik. Arkadaşlar bekliyor. <br />
Ayşe Hanım: Ali Rıza'nın dersleri çokmuş. Yarın imtihanı varmış. Boşuna beklemeyin gelemez. <br />
Aradan dakikalar geçti. Ali Rıza odanın içinde dört döndü. Eğer arkadaşlar gitmezse ben giderim, diye düşündü. Dönmeye devam etti. Ali Rıza sonradan yan pencerenin perdesini aralayıp kapı önüne baktı. Arkadaşları gitmemiş ve bekliyordu. Demek ki iş ciddiydi. Maç iddialıydı. Ali Rıza odadan çıktı. Mutfakta duran annesinin yanına gitti: Anne, arkadaşlar kapıda bekliyor. Derslerimi bitirdim. İmtihana hazırım ve en yüksek notu ben alacağım. Maça gideyim ha, ne dersin? <br />
Annesi olur deyince Ali Rıza bir sevindi ki sormayın. <br />
Maçın oynanacağı yere merdivenli yokuştan inilirdi. Ali Rıza yokuşun başında görününce arkadaşları arasında bir dalgalanma oldu. İşte Ali Rıza gelmişti ve bu maç kazanılırdı. Karşı takımın golcüsü Necdet uzun boyluydu ve elleri belinde bekliyordu. Ali Rıza'ya baktı. O'nu küçük görmedi ama büyük de görmedi. Arkadaşlarının neden Ali Rıza'ya bu kadar önem verdiğini anlamadı. Her zaman  olduğu gibi gollerini birbiri ardına sıralar maçı kazanırdı.<br />
Maç başlayalı on dakika olmuştu ki Necdet ikinci golünü attı. Sonrasında takımı rehavete kapıldı ve Ali Rıza sahneye çıktı. Şahlanan takım arkadaşlarıyla ileri atıldı. Ali Rıza'nın attığı dört golle maç 4-2 galibiyetle sonuçlandı. <br />
Ali Rıza iddia gazozunu içerken, kimseyi alaya almadı. Daha sonra arkadaşlarından ayrılıp eve gelince annesi sordu: Ali Rıza maçı kazandınız mı? <br />
Ali Rıza: Evet anne, kazandık. Onlar iki attı, ben dört attım ve maçı kazandık. <br />
Annesi: Böyle olacağı belliydi. Ben senin kaybettiğini hiç duymadım. <br />
<br />
------------------------------------------------------------------------             <br />
<br />
BİR ALİ RIZA BEY HİKAYESİ<br />
Mustafa 2 yaşında, abileri Ahmet 9, Ömer 8 yaşındaydı. Üç kardeş annelerinin yanına gitti ve bir hikaye anlatmasını istedi. Anneleri Zübeyde Hanım başının ağrıdığını söyleyerek çocukları babalarına yönlendirdi ve şunu ekledi: Aman, dikkat çocuklar, ben size genelde insanlar hakkında hikaye anlattım. Babanız tilkili, kuşlu, ördekli hikaye anlatır ve hikayenin sonu tahminlerin dışındadır. Şok olursunuz. Dağılıp da gelirseniz sizi toplayamam bilmiş olun. <br />
Ahmet: Sen bizi merak etme anne. Ben ve Ömer dağılmam, Mustafa hiç dağılmaz. Anlatsın bakalım babam hikayesini ve bizi şok etsin görelim. <br />
Kardeşler, babalarının yanına geldiğinde Ali Rıza Bey kafasını elleri arasına almış, düşünceye dalmıştı. Ahmet olanları anlatınca hiç şaşırmadı. İnsanoğlunun çözülemeyen sorunları olunca dönüp dolaşacağı yer benim diyordu. Sonrasında Ali Rıza Bey şu hikayeyi anlattı: Bir ördek vardı. Yaşadığı çağa göre, ileri düzeyde zeka sahibiydi. Ördekler etrafında toplanır, oyunlar oynardı. Bu oynadıkları oyunlar eğlence içindi. Bizim ördekle ilgisi yoktu. Bizim ördek hayatı kendi kurgulamak isterdi. Bir kader yapıcının var olduğunu düşünmezdi. Yaşadığın kader oluyor derdi. Bir gün bu ördek üç ileri, bir geri yürürken etrafını tilkiler sardı. Onlarla söz düellosuna girdi ve onlara sorular sordu. Siz tilkisiniz ama kurttan ne farkınız var? İki tilki bir kurt eder diyorlar. Bir tilki bir kurt neden etmesin? İnsanlar hayvanat bahçesi yapıyor ve tilkiyi kafese kapatıyor. Neden tilkiler insanat bahçesi yapmıyor ve insanı tutsak etmiyor? <br />
Aradan zaman geçtiği halde ördeğin sorduğu sorular bitmiyordu. Sonunda tilkiler, sensin, dedi ve ördeği bir tilkiden yüz kat daha zeki tilkiler kralının huzuruna çıkardı.  Ördek tilkilere anlattıklarını tilkiler kralına da anlattı. Onunla söz düellosuna girdi. Bu durum  tilkiler kralını rahatsız etti.  Şu ördek de kimdi ve tilkiler dünyasına hücum etmişti? Bunlardan yüz  tanesini toplasan bir tilki etmezdi. Tilkiler kralı, on yıllık krallığının son bombasını patlattı:    -- Siz ördekler, kanatlarınız var uçuyorsunuz. Kanatlarınızı tilkilere verseniz, tilkiler dünyaya hakim olurdu. Neden dünyaya hakim olamıyorsunuz? Sizi engelleyen nedir? <br />
-- Tilkiler kralı, biz dünyaya hakim olamıyoruz, siz de hakim olamıyorsunuz. O zaman gücünüzü kurtlara verin de kurtlar dünyaya hakim olsun, dedi. Bunu duyan kurtlar harekete geçti ve dünya yönetimini aldı. <br />
Çocuklar, işte bundan dolayıdır ki, hiçbir kurdu evcilleştiremezsin. Sirklerde gösteri yapan aslanlar, kaplanlar evcilleştirilmiştir. Ben bunca yıllık yaşamım boyunca hiçbir kurdun sirkte gösteri yaptığını duymadım. <br />
<br />
Ali Rıza Bey sözlerini tamamladığında oğulları şok halindeydi. Bildik bilginin dışına çıkılmış ve kendilerine bilinmedik bilgi verilmişti. Babalarının yanında ayrılırken, biraz daha özgür ve mutluydular. Tam özgürlük Ali Rıza Bey'in hikayelerinde saklıydı. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mavi'ye..]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121629</link>
			<pubDate>Wed, 11 Mar 2026 05:23:03 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16743">SunSet</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121629</guid>
			<description><![CDATA[Yıllar önce bir hikaye yarım kaldı.<br />
Cesareti olmayan bir korkak tarafından<br />
Yarım kalan herşey acıtır mı ? Acıtır<br />
Severken, tüm hayalleri onunla kurarken tek bir kelime H o ş c a k a l<br />
Telefona gelen bir mesaj sadece<br />
Aramalarım cevapsız bırakılan<br />
Tüm sözcükleri boğazıma düğümleyen<br />
Kalbimin ortasına bir hançeri saplayıp giden o adam<br />
Yıllar sonra pişmanmış. Ne garip hayat<br />
Bugün onu affetmemi bekleyenler var<br />
Asla affetmeyeceğim.<br />
Yıllar önce yaşadıklarım, tek başıma savaşlarımı kalbimin ortasındaki o hançeri<br />
Boğazımda düğüm düğüm kalan kelimeleri<br />
Hastalandığımda doktorların acımasızca aileme söylediklerini<br />
Ömrün boyunca beynimdeki hastalıkla yaşayacak olmam kullandığım ilaçlar<br />
Benimle beraber acıya sürünlenen sevdiklerimin gözyaşlarını unutmayacağım.<br />
Senide unutmadım ama senle ilgili hatırladıklarım sadece A C I<br />
Mavim demiştim sana<br />
Sen karanlıkmışsın<br />
Sen acıymışsın<br />
Sen tek bir damla gözyaşıma değmezmişsin.<br />
Kalbimin en derinlerinde yaşatmıştım seni<br />
Aşk’tın sen<br />
Herşeyi göze aldığım A Ş K<br />
Hikayenin sonunda katilim oldun<br />
Bir sokak lambasının, kara bir ağacın gölgesinde<br />
Bir çaydanlığın içine saklanmış notlarla kan gölünün ortasında kaldım.<br />
Şimdi sana bir kelam edecek olsam ;<br />
<br />
<span style="color: #1e92f7;" class="mycode_color">Sen Mavi</span><br />
Ömrün boyunca iki yakan bir araya gelmesin<br />
Her bir damla gözyaşımın bedeli ödetsin hayat sana<br />
Her katil gibi sende yıllar sonra olay yerine geldin<br />
Karanlığa, affetmemeye kaldırıyorum tüm kadehlerimi şerefine mavi adam…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yıllar önce bir hikaye yarım kaldı.<br />
Cesareti olmayan bir korkak tarafından<br />
Yarım kalan herşey acıtır mı ? Acıtır<br />
Severken, tüm hayalleri onunla kurarken tek bir kelime H o ş c a k a l<br />
Telefona gelen bir mesaj sadece<br />
Aramalarım cevapsız bırakılan<br />
Tüm sözcükleri boğazıma düğümleyen<br />
Kalbimin ortasına bir hançeri saplayıp giden o adam<br />
Yıllar sonra pişmanmış. Ne garip hayat<br />
Bugün onu affetmemi bekleyenler var<br />
Asla affetmeyeceğim.<br />
Yıllar önce yaşadıklarım, tek başıma savaşlarımı kalbimin ortasındaki o hançeri<br />
Boğazımda düğüm düğüm kalan kelimeleri<br />
Hastalandığımda doktorların acımasızca aileme söylediklerini<br />
Ömrün boyunca beynimdeki hastalıkla yaşayacak olmam kullandığım ilaçlar<br />
Benimle beraber acıya sürünlenen sevdiklerimin gözyaşlarını unutmayacağım.<br />
Senide unutmadım ama senle ilgili hatırladıklarım sadece A C I<br />
Mavim demiştim sana<br />
Sen karanlıkmışsın<br />
Sen acıymışsın<br />
Sen tek bir damla gözyaşıma değmezmişsin.<br />
Kalbimin en derinlerinde yaşatmıştım seni<br />
Aşk’tın sen<br />
Herşeyi göze aldığım A Ş K<br />
Hikayenin sonunda katilim oldun<br />
Bir sokak lambasının, kara bir ağacın gölgesinde<br />
Bir çaydanlığın içine saklanmış notlarla kan gölünün ortasında kaldım.<br />
Şimdi sana bir kelam edecek olsam ;<br />
<br />
<span style="color: #1e92f7;" class="mycode_color">Sen Mavi</span><br />
Ömrün boyunca iki yakan bir araya gelmesin<br />
Her bir damla gözyaşımın bedeli ödetsin hayat sana<br />
Her katil gibi sende yıllar sonra olay yerine geldin<br />
Karanlığa, affetmemeye kaldırıyorum tüm kadehlerimi şerefine mavi adam…]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Keloğlan Çataltepe Tekfuru'na Karşı - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121628</link>
			<pubDate>Thu, 12 Feb 2026 20:45:20 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16854">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121628</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLAN ÇATALTEPE TEKFURU'NA KARŞI<br />
Günler geçer, aylar geçer, aylar geçer, taylar geçer. Aradan yüzyıllar geçse de bu masalı okuyan baylar, bayanlar geçer. <br />
Bu masalı okuyanın<br />
Yaşı kaç olursa olsun, <br />
İyilik sırdaşı olsun,<br />
Yüreği sevgiyle dolsun.<br />
<br />
Masal Keloğlan masalı ama önce Keloğlan'ı değil de, Çataltepe Tekfuru'nu tanıtmakla işe başlayalım. Bu tekfur ovaya sur yaptırır da kalesini kurdurur mu? Kurdurmaz. Neden? Çünkü zalim. Dağ tepelerinde, çataltepelerde fırıldağını maharetle çevirecek. Düzden, ovadan geçen kervanları soyduracak. Elma soymak başka, kervan soymak başka. <br />
<br />
Köy ve kasabalara saldır, insanları yarala, öldür.<br />
Bre geri zekalı tekfur, dur bakalım, geri dur.<br />
<br />
O yörede yaşayan insanlar, tekfur belasına dudak bükmüşler, son çare olarak Keloğlan'a gitmişler. Olmazı olduran, nice kötülere dersini veren Keloğlan kırk, elli değil, yüz kişiye olur, demiş. Yardım ederim, demiş. Yüz kişi gidince Keloğlan yüz elli gün düşünmüş ama çare bulamamış:<br />
" Bir kuru canımla ortaya çıksam<br />
Zalim tekfura yeter artık desem<br />
Tekfur bin askerini üstüme salsa<br />
Bir türlü çıkmadık şu canımı alsa<br />
O zaman ne olur, ne değişir?<br />
Ben yolcu, tekfur hancı<br />
Daha çok halkın üstüne çöreklenir.<br />
<br />
Canımı tehlikeye atmadan, tekfurun hakkından gelmeliyim. Gücüm yetmiyorsa yardımcı veya yardımcılar bulmalıyım. Ama nasıl, kimi ya da kimleri? "<br />
Keloğlan yüz elli gündür düşünüyor ya bir yüz elli gün de benden oldu mu sana üç yüz gün. Bir yıl bile değil. Tekfurun soyu babadan oğula bin yıldır hüküm sürüyor. Keloğlan bin yıllık saltanatı yıkmak için, varsın biraz daha düşünsün.<br />
<br />
Günlerden bir gün Keloğlan bir düzlükte kendi etrafında dönerek bir daire çizmiş ve bu dairenin içine kendini hapsetmişken, bir ses duymuş: " Hemşerim, dönüp durma sonra başın döner, yere düşersin. "<br />
<br />
Keloğlan sesi duymuş, durmuş, başı dönmüş ve yere düşmüş. Keloğlan'ın yere düşmesine sebep olan zincir koparanmış. Zincir koparan Keloğlan'ı yerden kaldırmış. Bunlar konuşmuşlar, konuştukça birbirlerine alışmışlar. Dertlerini anlatmışlar ve bir ortak paydada birleşmişler: Tekfur zaliminin zulmüne dur demek gerekliymiş.<br />
<br />
Keloğlan ile zincir koparan Çataltepe'ye tırmanıp naralar atarak tekfurun kalesine saldırmışlar ama tekfurun askerleri onları yakalayıp zindana atmış. Askerler gittikten sonra Keloğlan'ın üzgün halini gören zincir koparan sormuş: " Ne o Keloğlan, çok üzgünsün? Şimdi dert çekecek zaman mıdır? Bir an önce buradan kurtulmaya bakalım. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan: " Nasıl üzülmem! Şuna baksana seni zincirle bağladılar, üstüne kırk kilit astılar. Beni ise, adam yerine koymadıkları için, sadece iple bağladılar, ne kilit, ne bir şey. "<br />
<br />
" Daha iyi ya Keloğlan, sen bir çabuk kurtulmaya bak. Benim işim uzun sürecek. Hem bana yardım edersin. Zinciri koparırım da şu kilitler başa bela. Kalede ne kadar kilit varsa üstüme taktılar. Beni tanıdıkları için, zinciri bolca sardılar. "<br />
<br />
" Senin düşünceni seveyim zincir koparan. Sevinmem gerekirken üzülüyormuşum. Önemli olan, tekfurun kötülüklerine son vermek. İnsanları bu beladan kurtarmak. Önder ha sen olmuşsun ha ben. Varsın ben senin izinden gideyim. Sen yeter ki tekfurun saltanatını yıkacak çareyi bul. "<br />
<br />
" Acele et Keloğlan, tekfurun kilitleri anahtarla açılmaz. Bu kilitleri kırmak gerekir. Buradan kurtulduktan sonra dağ devirene gideceğiz. Dağ deviren tekfurun sarayını da, üstünde bulunduğu Çataltepe'yi de devirir. "<br />
<br />
" Dağ deviren mi? O da kim? "<br />
<br />
" Görürsün Keloğlan, görürsün. Çataltepe'yle birlikte tekfurun sarayı yerle bir olunca onu görürsün. Dağ devirenin farkına varırsın. "<br />
<br />
Keloğlan ile zincir koparan tekfurun sarayından kurtulduktan sonra dağ devirenin yanına gitmişler. Zincir koparan olanları dağ devirene anlatmış ve yardım etmesini istemiş. Yıllardır zalim tekfur hakkında anlatılanlarla bilenmiş olan dağ deviren zincir koparanın dürtmesiyle harekete geçmiş. Çataltepe'yi kaldırdığı gibi yere vurmuş. Ortalığı bir toz bulutu kaplamış. Yarım saat sonra toz bulutu kalkınca ortada ne Çataltepe ne tekfur kalmış. Adını kimse bilmeyeceği için, tekfur tarihin karanlıklarında kaybolmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
AVCI KELOĞLAN<br />
Bir varmış, pir varmış, pir nereye varmış? Pir nereye varmışsa pire de oraya varmış. Daha sonra pir pireyi toprağa dikmiş. Pire toprakla birleşmiş. Pir kaçmış, pireyle toprak kovalamış. Toprak yaprağa dönüşünce pire yalnız kalmış. Bu sefer pireyle yaprak kaçmış, pir kovalamış. Tekerleme böyle uzar gider, bir değil bin sayfa yazsam da sonu gelmez. Biz yolu uzatmayalım, kestirmeden dönelim, şu yazdığım Keloğlan masalını övdükçe övelim.<br />
<br />
Kadim zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Hey benim boyuna posuna kurban olduğum, güler yüzlü, temiz sözlü, can bülbülüm, huma kuşum. Sen olmasan ben derdimi, kederimi kimle, nasıl paylaşırım? Sen hep var ol, korkma, ben adını sonsuza dek yaşatırım. Benim adım da varsın Keloğlan adıyla kaynaşıversin, kim bunu fark eder ki?<br />
<br />
Keloğlan anasının zorlamasıyla eline ok ve yay alıp ava çıkmış. Keklik, tavşan, ceylan ne bulursa vurup getirecek ve evde anasıyla birlikte pişirip yiyecekmiş. Ok yaya takılmış, yay gerilmiş, Keloğlan'ın sağ kaşı kalkmış, nişanını almış ama av nerede? Av yokmuş. Ağaç tepelerindeki maymunlar, Keloğlan ormana girdiği andan itibaren seranat vermeye başlamış. Ormanda Keloğlan'ın avlanmaya geldiğini duymayan kalmamış. Orman sakinleri inlerine, kovuklarına saklanmış. Keloğlan okla yayı bıraksa onlar saklandıkları yerden çıkar mıymış? Tabi ki çıkarmış. Keloğlan okla yayı bırakınca keklik, tavşan, ceylan ortaya çıkmış ve Keloğlan hoş geldin deyip yanına gitmiş. Keloğlan bu duruma çok şaşırmış, aklını dağlardan, tepelerden aşırmış. Nereden aklıma esti de okla yayı bıraktım diyerek söylenmiş. Bu ekşi duruma dayanamayıp tatlı olmak isteyen kalem dillenmiş: " Ya bırak çaktırma Keloğlan, ne güzel yazıyordum. Sen bir fırtınasın esip geçersin, fırtınanın esmekten korktuğunu ilk kez görüyorum. "<br />
<br />
" Hadi oradan kalem çaktırdım, bu olaya fal baktırdım. Girit'e gitmek için, sal yaptırdım. "<br />
<br />
Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım devreye girmiş. Anında sigorta atmış, ortalık aydınlanmış. Serdar Yıldırım dost elini Keloğlan'a uzatmış. Keloğlan dost eli sıkmakla kalmamış, Serdar'a sarılmış: " Kusura bakma Serdar, elime ok ve yay alıp ava çıktım. Çıktım da ava çıktığıma iki bin pişman oldum. Ya medet, beni bu çıkmazdan kurtarırsan sana bir gül demet. Ava çıktım, avcı olamadım ama avlarla arkadaş oldum. Bir koluma geyik diğer koluma ceylan girmiş, tepemde keklik, nereden geldi bilmem, bende kalıcı oldu bu ürkeklik. "<br />
<br />
Serdar: " Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Senin ürkeklik sandığın aslında cesaret, sen can alıcı olmayı bilerek terk et. Avcı can alırsa değildir cesur, onda vardır mutlaka bir kusur. Tavşan, ceylan, keklik senden korkmuyor, onlar iyiyi, kötüyü birbirinden ayırıyor. Sen avcı onlar av ama korkmuyorsa av avcıdan, bu senin büyüklüğündendir, erdemindendir. "<br />
<br />
Keloğlan: " İyi, güzel diyorsun da anam elime ok ve yay verdi, git bir av vur, getir, pişirip yiyelim, dedi. Şimdi eli boş dönersem, anam beni eve koymaz. <br />
<br />
Bunun üzerine Serdar: " Sıkma canını Keloğlan. Annenle ben konuşurum. Bu iş için, sana kızmaz. "<br />
İkisi birlikte eve gitmişler. Serdar'ın sözleri üzerine anası Keloğlan'ı affetmiş. Onları tarhana çorbası içmek için, eve davet etmiş. Çorbalar içildikten sonra sohbet etmişler. Sonra yatıp uyumuşlar. Sabah olunca Serdar bana müsaade deyip aralarından ayrılmış. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
YUMURTACI KELOĞLAN<br />
Bir varmış, iki yokmuş. Eski zamanlarda bir Keloğlan varmış. Tembellikte, sakarlıkta üstüne yokmuş. Evlerinin bahçesindeki kümesin karşısında bütün gün yan gelir yatar, tavukları seyredermiş. Sadece seyretse iyi, tavuklara taş atar, onları korkutur, bağırmalarını, kaçışlarını görünce keyiflenir, gülermiş. Bazen hızını alamaz, kümese girer, tavukları kovalarmış. Bu arada sakarlığını gösterir, yumurtaları kırarmış. Gürültüyü duyan anası elinde sopasıyla koşup gelir, Keloğlan'ı kovalarmış.<br />
<br />
Günlerden bir gün sabah vakti anası bir sepet yumurtayı Keloğlan'ın koluna takmış ve şöyle demiş: " Bak oğlum, bu sepette yirmi yumurta var. Götür bunları kasabada sat. Tanesini on kuruştan verirsin. Kazandığın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Haydi bakalım, pazar ola. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan anasına, olur ana, yumurtaları satar, nohut, mercimekle geri dönerim, demiş ve kasabaya doğru yola koyulmuş. Keloğlan öğle vakti kasabaya varmış. Pazar yerine gitmiş. Sepeti yere koymuş, duvar dibine çömelmiş ve müşteri beklemeye başlamış. Zaman geçtikçe Keloğlan'ın içi bayılmaya başlamış. Parası olsa şu ilerideki pideciden pide alır, yer, üstüne bir tas ayran içermiş ama satış yok, para yok. Çaresiz sepetten iki yumurta alarak üstünden biraz kırıp içmiş de açlığını yatıştırmış.<br />
<br />
Aradan saatler geçmiş, akşam olmuş ama Keloğlan bir tane yumurta satamamış. Pazar yerinde kimse kalmayınca yumurtaları alarak köyüne doğru yolu koyulmuş. Karanlıkta ormanda giderken, düşüp yumurtaları kırmış. Keloğlan'ın eli boş döndüğünü gören anası demediğini bırakmamış. Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Keloğlan kaçmış, anası kovalamış. Keloğlan o geceyi ormanda geçirmiş. Ertesi gün evin kapısını çalmış, kapıyı anası açmış: " Ana, sana hoşçakal demeye geldim. Ben padişahın kızıyla evlenmeye gidiyorum. "<br />
<br />
Anası gözlerini sekiz açmış: " A oğlum, sende hiç akıl yok mudur? Tembelsin, sakarsın, bir sepet yumurtayı satamadan kırar gelirsin. Padişah, kızını sana verir mi? Hem o kız seninle evlenir mi? Çevresinde ne vezirler, paşalar, beyler vardır, sana dönüp bakar mı? Haydi, içeri gir de yemeğini ye, yat, uyu. "<br />
" Bilmez misin ana, ben olmazı oldurur, dönmezi döndürürüm. O senin yumurta falan dediğin küçük işler. Ben büyük işlerin adamıyım. "<br />
" İyi git o zaman, ne halin varsa gör. Sen önce küçük işleri hallet de sonra büyük işlere bakarsın. "<br />
Keloğlan anasının hazırladığı yiyecek torbasını aldıktan sonra başkente doğru yola çıkmış. Keloğlan günler sonra başkente varmış. Şehrin sokaklarında gezmiş, dolaşmış. Pazar yerine gitmiş. Saraya bahçıvan arandığını öğrenmiş.<br />
Tecrübe demişler, tecrübe bende demiş.<br />
Ustalık demişler, ustayım ben demiş.<br />
Hırs, azim, irade demişler,<br />
Hepsi bende mevcuttur demiş ve işe girmiş.<br />
<br />
Bir gün, iki gün derken, üçüncü gün saray balkonundan bahçedeki Keloğlan'ı gören padişahın kızı Ayşe Sultan merdivenlerden hızlı adımlarla inerek Keloğlan'ın yanına gelmiş:<br />
" Affedersiniz, siz Keloğlan değil misiniz? " diye sormuş. Keloğlan elindeki çapayı atmış. Ellerini beline dayamış: " Tabi canım, ben Keloğlan'ım. Siz de Ayşe Sultan olmalısınız. Beni tanımasaydınız şaşardım. "<br />
Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş:<br />
" Keloğlanım, güzel adamım.<br />
Adını yıllardır duyarım.<br />
Hep seni tanımak isterdim.<br />
Bir yuva kurmak en büyük dileğim. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan şöyle demiş:<br />
" Ayşe Sultanım, güzel hanımım.<br />
Hep sizi merak ederdim.<br />
Görür görmez aşık oldum.<br />
Evlenip mutlu olmaktır dileğim. "<br />
<br />
Daha sonra Ayşe Sultan Keloğlan 'ın elinden tuttuğu gibi padişahın huzuruna çıkarmış.<br />
Ayşe Sultan: " Baba, Keloğlan geldi. " demiş. Padişah sağa bakınmış, sola bakınmış, ak sakalını kaşımış ve kızına dönüp, Keloğlan bu mu? diye sormuş.<br />
<br />
Bunun üzerine Ayşe Sultan: " Evet, baba, Keloğlan bu. Benimle evlenmek istedi, ben de kabul ettim. " demiş.<br />
Padişah: " Durun bakalım, kendi kendinize gelin güvey olmayın. Keloğlan'ın nice zorlukların üstesinden geldiğini çok duydum. Onun maceralarını duymayan, işitmeyen yoktur. Ey Keloğlan, duymadıysan duy, işitmediysen işit. Yıllardır bir hastalığın pençesinde kıvranmaktayım. Uludağ'ın güneyindeki sarp ve yalçın kayalıklarda yaşamakta olan altın kartalın yumurtası beni iyileştirirmiş. Yumurtayı çiğ olarak içmeliymişim. "<br />
Keloğlan: " Merak etmeyin padişahım. İki günde gider, dört günde dönerim. Altın kartal yumurtayı vermezse, tüylerini yolar alırım."<br />
Padişah: " Kulağına küpe olsun, altın kartal kanatlarını açtığında on metre oluyormuş. "<br />
Keloğlan: " Ne, on metre mi? O kadar büyük mü? "<br />
Padişah: " Evet, büyük Keloğlan hem de çok büyük. "<br />
<br />
Keloğlan'ın bir adım gerilediğini gören Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş: " Ne o Keloğlan, yoksa korktun mu? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " Ne korkması? Korku da neymiş? Sultanım, sen benim bugünkü düşkünlüğüme bakma. Yiğidin harman olduğu yerden geldim ben buraya. Korku bir zamanlar benden korkardı. Sonradan korkuyu çöp sepetine attım. Açıl altın kartal, Keloğlan seni kucaklamaya geliyor. "<br />
<br />
Ertesi gün padişahla ve Ayşe Sultan'la vedalaşan Keloğlan yola çıkmış. İki günde Uludağ'ın zirvesine ulaşıp, güneydeki altın kartalın yuvasını bulmuş. İşte, kocaman yumurta yuvada duruyormuş. Keloğlan yumurtanın yanına gelmiş: " Enayi altın kartal, yumurtasını korusa ya? Yumurta burada, altın kartal nerede? " diye söylenmiş. Söylenmiş söylenmesine de anında sert bir ses Keloğlan'ın kulaklarında yankılanmış: " Enayi altın kartal burada. Yumurtasını koruyor. "<br />
<br />
Keloğlan hızla geriye dönmüş. Burnunun dibinde koca bir kafa varmış. Bu, altın kartalın kafasıymış. Gözleri çakmak çakmakmış. Ama Keloğlan nereye kaçacakmış? Önünde altın kartal, arkasında uçurum varmış. Keloğlan üstten alsa olmaz, altın kartalla vuruşamaz. O zaman alttan almaya karar vermiş: " Sayın altın kartal, sizi saygıyla selamlarım. Bendeniz Keloğlan, kel kafalı bir oğlan. İsmim isminizin yanında sönük kalır. Güneşin yanında mum ışığının değeri olmaz. Kartallar dünyasında altın kartaldan değerlisi bulunmaz. Büyük, görkemli altın kartal. Dünyadaki kartalları toplasan bir altın kartal etmez. Yüz yıl, bin yıl, yüz bin yıl geçse bir altın kartal daha dünyaya gelmez. "<br />
<br />
" Sen neler diyorsun Keloğlan? Beni çok övüyorsun Keloğlan. Bu kadar büyük olduğumun farkında değildim. Sana yüz bin üstünden milyon verdim. " demiş altın kartal, kanatlarını çırpmış ve kendini uçurumdan aşağı bırakmış. Önce düşmüş, sonra yükselmiş. Çeşitli akrobasi hareketleri yapmış, taklalar atmış. İnanılmaz bir uçma yeteneğine sahip olduğunu ispatlamış.<br />
<br />
Altın kartal daha sonra Keloğlan'ın yanına yumuşak iniş yapmış. Keloğlan altın kartalı çılgınca alkışlamış. Bunun üzerine altın kartalın göğsü gururla kabarmış.<br />
Keloğlan: " Altın kartal artık bana müsaade, demiş, izin ver gideyim. "<br />
Altın kartal: " İzin senin Keloğlan. Git ve beni anlat, gördüklerini anlat. İnsanlar beni tanısın, altın kartal kimdir, bunu bilsin. Yıllardır insanlara görünmemeye çalıştım. Yabancı gözlerden uzak kalmayı diledim. Artık değiştim, bambaşka oldum. Buralarda sessizce yaşayıp yok olmak istemiyorum. Git ve beni dünyaya tanıt. "<br />
<br />
Keloğlan: " Seni herkese anlatırım, dünyaya tanıtırım ama şu yumurtayı bana vermelisin. Bir padişah var, senin yumurtanı çiğ olarak içerse sağlığına kavuşacak ve kızını bana verecek, evleneceğim. İnsanlar, bravo altın kartal diyecek, senin adını yüzyıllarca saygıyla anacak. "<br />
Altın kartal: " Yumurta senindir Keloğlan, al yumurtayı ve padişah sağlığına kavuşsun. " demiş. Keloğlan yumurtayı almış ve oradan ayrılmış. Padişah, altın kartalın yumurtasını içmiş. Kısa zamanda iyileşmiş ve kızını Keloğlan'a vermiş.<br />
<br />
Düğün günü sarayın bahçesinde davetliler eğlenirken, gökyüzünde altın kartal belirmiş. Kanatlarıyla Keloğlan'ı, Ayşe Sultan'ı, padişahı ve davetlileri selamlayan altın kartal gökyüzünde inanılmaz motifler sergilemiş, davetliler kendisini çılgınca alkışlamış.<br />
<br />
Keloğlan ile Ayşe Sultan evlenmişler, mutlu olmuşlar. Kızı evlendi diye padişah mutlu olmuş. Meşhur oldum diye altın kartal mutlu olmuş. Serdar Yıldırım bu masalı yazdı diye mutlu olmuş. Sen sayın okuyucu bu masalı okudum diye mutlu ol, istersen. Belki de asıl mutlu olması gereken sensin. Okuyucu olmasa yazar ne yazmış kıymeti olmaz. Yazıyı burada kesmesem bu masal bitmez. Keloğlan ermiş muradına bu masal da burada bitmiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
KELOĞLAN UÇAN HALI<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Keloğlan adında bir genç varmış. Çalışmayı sevmezmiş ama kızlar onun peşinden koşarmış. Kasaba yolunda önüne çıkarlar, beni al Keloğlan, beni al, derlermiş. Bunun üzerine Keloğlan: " Yoo, durun bakalım kızlar. Hepiniz çok güzelsiniz ama benim gözüm yükseklerde. Ben padişahın kızını almak isterim. " dermiş. Böyle dermiş ama, sen padişahın kızını gördün mü, onunla konuştun mu, diyenlere, ne gördüm, ne konuştum ama ben onu seviyorum, dermiş. Ee Keloğlan bu, görerek de sever, görmeden de sever, ona sadece başı kel diye Keloğlan dememişler. Mert, yiğit, cesur olmasa yüzyıllardır adı böyle saygıyla anılır mıymış? Keloğlan, Anadolu insanının ezilmişlikten kurtulmak isteyişinin canlı bir haykırışıymış. Her yiğit gencin içinde mutlaka bir Keloğlan varmış. Yürü Keloğlan yürü, Anadolu sana yetmezmiş, senin adın dünyada duyulmalıymış.<br />
<br />
Yürü Keloğlan yürü demiştik ya sonunda Keloğlan yürüye yürüye başkente varmış. Hayal gibiymiş ama başkentte herkes padişahın kaçırıldığından bahsediyormuş. Böyle bir olay dünya tarihinde olası değilmiş. Kim kaçırabilirmiş ki koskoca padişahı?<br />
Bir, iki derken duydukları, ee yeter artık deyip, Keloğlan saraya gitmiş. Keloğlan'ı padişahın kızının huzuruna çıkarmışlar. Padişahın kızı Ayla'nın iki gözü dört çeşmeymiş. O kadar çok ağlamış ki, sarayın salonu diz boyu gözyaşı dolmuş. Ayla biraz daha ağlasa sarayı gözyaşı basacakmış. Keloğlan Ayla'nın yanına gitmiş: " Sevgili sultanım, nedir bunca gam keder, babanızın kaçırılması mı etti sizi heder? " demiş. Ayla gözyaşlarını silmiş. Daha önceki gecelerde bu genç pek çok defa rüyalarına girmiş. Onun olmazı olduran, imkansızı gerçekleştiren biri olduğunu biliyormuş:<br />
" Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı duman Keloğlan.<br />
Sen sen ol Keloğlan, odamdaki halı uçar Keloğlan.<br />
Sen halı uç de halı uçar, dünyayı dolaşır gelir Keloğlan.<br />
Ben sana aşığım Keloğlan, ne olur babamı kurtar Keloğlan. "<br />
<br />
Ayla'nın haykırışı üzerine Keloğlan harekete geçmiş. Odaya gidip halının üstüne oturmuş. Ayla ve baş vezir de halıya binmiş. Keloğlan, halı uç, demiş, halı uçmuş. Saray penceresinden çıkıp gökyüzüne yükselmiş. Ayla'nın söylediğine göre, babasını kaçıran amcasıymış. Amcası dedesinin bir cariyeden olma oğluymuş. Yıllar önce saray dışına çıkarılmış ama anasının teşvikiyle şimdi padişahlıkta hak iddia ediyormuş.<br />
<br />
Uçan halı, Uludağ'ın sarp ve yalçın kayalıklarında kurulmuş olan kaleye varmış. Saray penceresinden içeri salona girmiş. Keloğlan, Ayla ve baş vezir uçan halıdan inmişler. Padişah salonun ortasındaki bir kafes içindeymiş. Ayla tahtında oturan amcasına doğru yürümüş: " Amca, amca, neden yaptın bunu böyle, derdin nedir, çabuk söyle? " demiş. Amcası ayağa kalkmış. O da yeğeni Ayla'ya doğru yürümüş: " Yeğen, yeğen, uçan halıya bindin geldin, neden beni payladın? " demiş.<br />
" Amca, amca, ben seni paylamadım. Sen neden babamı kaçırdın? " demiş.<br />
" Yeğen, yeğen, babanı kaçırdım ama o beni önemsemedi. Tahta bir oturdu, kalkmadı. O tahtta benim de hakkım var, dedim, bana dönüp bakmadı. Babanla ben kardeşiz. Baba bir ana ayrı, olur mu kardeşler arasında ayrı gayrı? Tahtın yarısı onunsa yarısı benim, halkımın mutluluğu için, çırpınır canım. "<br />
<br />
Ayla amcasına karşılık vermemiş ve Keloğlan'dan yana dönmüş.<br />
Keloğlan: " Şimdi madem ki siz eski padişahın evlatlarısınız. O zaman, şey canım, siz ikiniz de padişahsınız. Taht geniş, bir tahta iki padişah oturmaz diye bir kanun yok ya. Siz ikiniz tahta oturursunuz olur biter, yani ben çözüm yolunu böyle buldum. "<br />
Keloğlan'ın bu sözleri üzerine herkes birbirine bakınmış. Amca gidip kardeşini kafesten çıkarmış. Üç yolcuyla kederli gelen uçan halı, beş yolcuyla neşeli bir şekilde başkente yumuşak iniş yapmış. Daha sonra sarayda düzenlenen bir törenle tahta iki padişah oturmuş. Kişisel hırslara kapılmadan, halkın menfaatini düşünerek, sevgiyle, iyilikle ülkeyi yönetmişler. Böylesi daha iyi değil miymiş, ne demek tahtı ele geçiren şehzade padişah olurmuş ve kardeşlerini halledermiş? Keşke birlik olsaydınız ve güç birliği yapsaydınız. Biri padişah diğeri ordu komutanı olabilirdi. Devlet meseleleri üzerinde ortak kararlar alınabilirdi.<br />
<br />
Bu arada Keloğlan ile Ayla evlenmişler. Ayla saraydan ayrılmak istememiş, Keloğlan da onunla birlikte sarayda yaşamak zorunda kalmış. Keloğlan hep çarşıda, pazardaymış. Halktan kopmamış ve halkın sorunlarını padişahlara anlatmış. Kardeş padişahlar, hazinenin değil, halkın cebinin dolu olmasına özen göstermişler. Çarşıda, pazarda köylüler takılırmış Keloğlan'a, Keloğlan Sultan derlermiş ama Keloğlan bunları önemsemezmiş: " Benim sultanlığımdan ne olacak canım. Eskiden başım keldi, kafamda saç yoktu. Şimdi sultan olduysak ne değişti? Kafamda yine saç yok ve başım yine kel, deyince köylüler kahkahalarla gülermiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KELOĞLAN DON KİŞOT'A KARŞI<br />
Bir varmış, iki varmış, üç varmış, beş varmış. Bir Keloğlan varmış. Canı çalışmak istemezmiş, bütün gün evde yan gelip yatarmış. Bir de Don Kişot varmış. Yel değirmenlerine savaş açmış. Nerede bir yel değirmeni görse hücum deyip saldırırmış. Don Kişot'un yolu bir gün Anadolu'ya düşmüş. Anadolu'da çok aramış ama yel değirmeni bulamamış. Köylülerle, kasabalılarla konuşmuş, hayallerini anlatmış. Herkes, ey Don Kişot, senin ilacın Keloğlan'dır. Keloğlan'ı bul, onunla konuş, bize anlattıklarını ona da anlat, sana yol gösterir, demişler. Don Kişot, kim bu Keloğlan, diye sormuş ama her kafadan bir ses çıkmış. Anlatmışlar da anlatmışlar, Keloğlan'ın tanımını yapmışlar. Bir zamanlar padişahın kızıyla evlenmiş, gün gelmiş, padişah olmuş. Kaf Dağı'nın ardından altın kılıcı bulup getirmiş. Cengiz Han'ın hazinesini bulmuş ve daha neler neler... Keloğlan'ın anası evde un eler. Un bitince oğlunu değirmene yollar.<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan evde kalan yarım torba buğdayı almış ve değirmenin yolunu tutmuş. Değirmenin önünde köylüler, yanlarında buğday dolusu çuvallar, sıraya girmişler. Üç, dört çuvalla gelenler bile varmış. Keloğlan elindekini koltuğunun altına kıstırıp usulca sokulmuş ve en arkada durmuş. Sonrada torbasını sıraya sokmuş. Keloğlan'ın torbasını görenler sormuş: " Keloğlan o torbadaki buğday için, değirmen taşını döndürdüğüne değer mi? Dörtte birini değirmenci alır, sana bir avuç buğday kalır. Sen iyisi mi torbadaki buğdayı kuşlara at, selam ver bize git evde sırtüstü yat. "<br />
<br />
Keloğlan bu, laf altında kalır mı? Ne zeytinyağıdır o, karşısında şah olsa, padişah olsa üste çıkar:  " Yok canım ağalar, bu torba akıncıdır, ordu arkadan gelir. Yirmi arabada iki yüz çuval buğday. Gelen buğdaylar buradakilerden on misli fazla. Siz çuvalınıza sahip çıkın gerisi kolay. " deyince köylüler, yutkunup önlerine dönmüşler.<br />
<br />
Aradan zaman geçmiş. Ön sıralardan Keloğlan'a bakıp konuşanlar, senin ordu neden gelmedi, diyenler çoğalmış. Ordu gelmemiş ama zırhlar giymiş at üstünde, mızrak el üstünde Don Kişot çıkagelmiş: " Ben Don Kişot. Bir Keloğlan varmış. Bir zamanlar padişahmış. Onu ararım. "<br />
Tanıyanlar Keloğlan'a bakmışlar, ona bir bakış fırlatmışlar. Bakışların bir gence yöneldiğini gören Don Kişot anında durumu kavramış. Günlerdir aradığı, taradığı ama asla saçlarını tarayamayacağı bir kel karşısındaymış. Ayrıca bu kel karşısında eğilip bükülmüyor, dimdik duruyor ve başındaki takkesini çıkarıp selam veriyormuş. Don Kişot olayı beyninin kıvrımlarında değerlendirmiş. " Bir zamanlar padişahmış, altın kılıcı varmış. Cengiz Han' ın hazinesini bulmuş. Benden korkacak değil ya. Selam vermesi onun şanındandır, selamına karşılık vermek benim asaletimdendir. Atımızdan inelim ve Keloğlan'ın kervanına binelim. Bakalım bu kervan beni ve Sanço'yu nereye götürecek? "<br />
Don Kişot at üstünde, yardımcısı Sanço Panza eşek üstünde yolculuk yaparlarmış. Sanço Panza aşırı gittiği zamanlarda efendisi Don Kişot'un beynine frekans ayarı yaparmış ama yaptığı ayar hiç bir zaman tutmazmış: " Efendim, bu Keloğlan dedikleri cin fikirli biri. Onun rüzgarına kapılmayın, Anadolu'da yolunuzu şaşırmayın. Keloğlan sizi suya götürür, su içirmeden geri getirir. "<br />
<br />
Bunun üzerine Don Kişot şöyle demiş: " Keloğlan'ın cin fikirli olması iyidir. Onun rüzgarına kapılayım da Anadolu'da yel değirmeni bulayım. Yel değirmenleriyle savaşayım, onları yeneyim. "<br />
" Aman efendim, yel değirmenlerine karşı savaştınız ama yenilen hep siz oldunuz. İnsanlar sizi dövdüler. Dayak yemekten bıkmadınız mı? "<br />
" Kes Sanço, palavrayı kes. Ben hiç yenilmedim, galip gelen taraf ben oldum. Kim beni dövmüş? İnsanların beni dövmesi mümkün değil. Benim savaşım yel değirmenlerine karşı ve bir gün onlara boyun eğdireceğim."<br />
Keloğlan, Don Kişot ile Sanço'nun arasına yumuşak iniş yapmış:<br />
" Beyzadem ve asilzadem Don Kişot.<br />
Anadolu'da yel değirmeni çoktur.<br />
Onlar size savaş açmışlardır.<br />
Burada bir an durmanız akla zarardır. "<br />
<br />
Keloğlan böyle söyleyince Don Kişot atını mahmuzlamış. Mızrağını ileri doğru uzatmış, hücum diye bağırmış ve ileri atılmış. Artık Don Kişot'u durdurmak kimsenin harcı değilmiş. Peşinden Sanço Panza: " Efendim, durun, isterseniz bana vurun ama Keloğlan'a inanmayın " diye bağırmış ama nafile. Don Kişot gitti, gider. Değirmene saldıran Don Kişot yere yuvarlanmış.  Keloğlan ve Sanço Panza, Don Kişot'un yardımına koşmuşlar. Ona su içirmişler, biraz kendine getirmişler.<br />
Keloğlan: "Beyzadem, ben size şaka yapmıştım.<br />
Sözlerime önem vermeyin diye göz kırpmıştım.<br />
Önünüze çıkan ilk değirmene saldırdınız.<br />
Bunlar yel değirmeni değil su değirmeni.<br />
Yel değirmeni bulmak isterseniz<br />
Denizin karşı kıyısındaki Tekirdağ'a gitmelisiniz. "<br />
<br />
Keloğlan'ın dediklerini duyan Don Kişot atına atlamış. Mudanya'dan girmiş, Tekirdağ'dan çıkmış. Peşinden giden Sanço Panza, efendim, lütfen beni bekleyin, diye bağırarak bata çıka Tekirdağ'a ulaşmış. Tekirdağ'da ve pek çok şehirde, kasabada yel değirmeni arayan Don Kişot sonunda ülkesi İspanya'ya ulaşmış. Sanço Panza ile birlikte yel değirmenlerine karşı savaşını sürdürmüş.  Keloğlan sonraki günlerde çevresindekilere: " Arkadaşlar, ben hayatımda Don Kişot kadar dolduruşa gelen birine rastlamadım. Adama, yürü, dedim, Marmara Denizi'ni at üstünde geçti. Ağzım açık arkasından bakakaldım. Atla desem uçurumdan atlardı, günahı onun boynuna. Bu adamdan ne köy olur, ne kasaba, aklı başından aşmış, gelmez artık hesaba.<br />
<br />
Boşuna değil, dünya çapında meşhur olmuş.<br />
En ücra köşelerde nam salmış.<br />
Şimdi bile adını bilmeyen yokmuş.<br />
Bin yıl sonra adı saygıyla anılırmış.<br />
<br />
Ey siz okurlarım bana ne dersiniz?<br />
Don Kişot dedin durdun, boş ver şimdi Don Kişot'u.<br />
Sen kendinden haber ver, bin yıl sonra neredesin?<br />
Don Kişot'tan önde misin, yoksa geride misin?<br />
<br />
Ben Don Kişot'tan önde hep ilerdeyim.<br />
Adım Keloğlan, ne Ahmet ne Feride'yim.<br />
Masal kahramanlarının bulunduğu bir büyük serideyim.<br />
Adım önde yazılır, on bin yıl sonra bile birinciyim. "<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
KELOĞLAN İLE KEL OLMAYAN ADAM<br />
Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan yemek saatleri dışında evde eğlenmez gezermiş. Yakın köylere, kasabalara gider, arkadaş edinir, durup durup gerinirmiş. Yolda yürürken adıyla seslenip İbrahim diyenlere dönüp bakmaz, pire için yorgan yakmazmış. Bir elin nesi var, Keloğlan'ın takkesi var dermiş ama ak akçe kara gün içinmiş ve kara gün çokmuş, cepte akçe yokmuş.<br />
<br />
Denize olta atmış, eski bir çarık çekmiş. Çarığı denize atmış, balıkları korkutmuş.<br />
Yollar patika yol, omuz altında iki kol. Bu kol sağ, bu kol sol kol, mintanı da pek bol.<br />
Üzüme bakmış kararmamış, güneş altında sararmamış. Çölü geçmiş kurumamış, hayata gülmüş, üzülmemiş.<br />
<br />
Hal ve gidişi böyle olan Keloğlan bir gün kel olmayan bir adamla tanışmış. Bu adam Serdar Yıldırım'mış. Zamanda yolculuğa çıkmış ve aramış, Keloğlan'ı bulmuş. Bildiği atasözlerini birbirine karıştırmış ve bir kağıda yazıp Keloğlan'a okumuş.<br />
<br />
Taşıma suyla değirmen döndüren adamın tatlı dili yılanı deliğinden çıkarmaz.<br />
Tokken açın halinden anlayan tilkinin dönüp dolaşacağı yer, mağarasıdır.<br />
Dili kılıçtan keskin olan denize düşünce yılana sarılmaz.<br />
Dost tatlı söylediği için, attığı taş baş yarmaz.<br />
Dağdan köyü görünce kılavuz istemeyen ormanda kaybolur.<br />
Güneş girmeyen doktorun evi balçıkla sıvanmaz.<br />
<br />
Eğer Serdar Keloğlan'ı gıdıklamasa Keloğlan'ın bunlara güleceği yokmuş. Ama Serdar'ın dostluğu iyiymiş. Kısa zamanda Keloğlan'la can ciğer kuzu sarması olmuşlar. İkisi birlikte kasabaya doğru giderken, hışımla yürüyen biri Keloğlan'a yandan çarpmış, geçip gitmiş. Peşinde kılıçlı bir manga fedai varmış.<br />
Keloğlan sormuş: " Kim bu böyle ya? "<br />
Serdar cevap vermiş: " Fatih Sultan Mehmet. İstanbul'u fethetmiş, geri dönüyor. Senin zamanının Konstantinopolis'i. "<br />
Keloğlan: " Sağına soluna dikkat etmesi gerekir. Beni yere düşürecekti. "<br />
Serdar: " Onun gözü dünyayı görmez, seni mi görecek? Ya ben İstanbul'u alırım ya da İstanbul beni, demiş. İstanbul'u aldı. Sonradan ya Roma beni alır ya da ben Roma'yı demeye başlamış. Ama Roma'yı alamadı. Roma onu aldı. Roma'ya siz Rim diyorsunuz. "<br />
Keloğlan: " Nasıl yani? "<br />
Serdar: " Roma üstüne sefere çıkmaya hazırlanırken vefat etti. 49 yaşındaydı. "<br />
Keloğlan: " Vefat etti diyorsun ama yaşıyor. Az önce bana çarpmıştı. "<br />
Serdar: " Demek ki zamanda yolculuğa çıkmış, zaman gezgini olmuş. "<br />
Keloğlan: " Rim üstüne sefer hazırlığında olmasın? "<br />
Serdar: " Yok daha neler? Zaman gezginleri büyük kader değişikliklerine sebep olamazlar. "<br />
Keloğlan: " Bu Sultan Mehmet hangi ülkenin sultanı? "<br />
Serdar: " Osmanlı Devleti'nin sultanı yani padişahı. "<br />
Keloğlan: " Osmanlı Devleti mi? O da nereden çıktı? "<br />
Serdar: " Yumurtadan. Şimdi Anatolikon'da (Anadolu'da) hangi devlet var? "<br />
Keloğlan: " Selcukiyân-i Rum. "<br />
Serdar: " Rum Selçuklu Sultanlığı yani Anadolu Selçuklu Devleti. Sonradan bu devlet parçalanacak, beyliklere bölünecek. Bu beyliklerden Osmanlı Beyliği zamanla diğer beylikleri ele geçirerek büyüyecek devlet olacak. Anadolu'da birliği sağladıktan sonra yönünü İstanbul'a ve Avrupa'ya dönecek. İstanbul'u aldıktan sonra Avrupa'daki pek çok devletin topraklarını zapt eden Osmanlı Devleti'ne Osmanlı İmparatorluğu denecek. Bir de bunun Orta Doğu ve Kuzey Afrika boyutu var. 600 küsür yıllık Osmanlı yaptığı savaşlarla hatırlanır olacak. "<br />
Keloğlan: " Osmanlı İmparatorluğu sonradan ne oldu? "<br />
Serdar: " Paramparça oldu. Elde kalan bir bu Anadolu düşman çizmeleri altında eziliyordu ama Başkomutan Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşı başladı. Mustafa Kemal uzun uğraşlardan sonra Anadolu'yu düşmanlardan temizledi ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Türk halkı O' na Atatürk soyadını verdi. 4 ay kadar oldu Cumhuriyet'imizin 90. yılını kutladık. Nice 90 yıllara diyelim. "<br />
Keloğlan: " Buralar düşman dolmuşken Mustafa Kemal kurtarmış. O'nu bir görebilsem. Sence zamanda yolculuğa çıkmış mıdır? "<br />
Serdar: " Bilmem hiç karşılaşmadım. Bir gün karşılaşırsam sana haber veririm. Birlikte Mustafa Kemal Atatürk'ün yanına gideriz. "<br />
Keloğlan: " O günü sabırsızlıkla bekleyeceğim. "<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLAN ÇATALTEPE TEKFURU'NA KARŞI<br />
Günler geçer, aylar geçer, aylar geçer, taylar geçer. Aradan yüzyıllar geçse de bu masalı okuyan baylar, bayanlar geçer. <br />
Bu masalı okuyanın<br />
Yaşı kaç olursa olsun, <br />
İyilik sırdaşı olsun,<br />
Yüreği sevgiyle dolsun.<br />
<br />
Masal Keloğlan masalı ama önce Keloğlan'ı değil de, Çataltepe Tekfuru'nu tanıtmakla işe başlayalım. Bu tekfur ovaya sur yaptırır da kalesini kurdurur mu? Kurdurmaz. Neden? Çünkü zalim. Dağ tepelerinde, çataltepelerde fırıldağını maharetle çevirecek. Düzden, ovadan geçen kervanları soyduracak. Elma soymak başka, kervan soymak başka. <br />
<br />
Köy ve kasabalara saldır, insanları yarala, öldür.<br />
Bre geri zekalı tekfur, dur bakalım, geri dur.<br />
<br />
O yörede yaşayan insanlar, tekfur belasına dudak bükmüşler, son çare olarak Keloğlan'a gitmişler. Olmazı olduran, nice kötülere dersini veren Keloğlan kırk, elli değil, yüz kişiye olur, demiş. Yardım ederim, demiş. Yüz kişi gidince Keloğlan yüz elli gün düşünmüş ama çare bulamamış:<br />
" Bir kuru canımla ortaya çıksam<br />
Zalim tekfura yeter artık desem<br />
Tekfur bin askerini üstüme salsa<br />
Bir türlü çıkmadık şu canımı alsa<br />
O zaman ne olur, ne değişir?<br />
Ben yolcu, tekfur hancı<br />
Daha çok halkın üstüne çöreklenir.<br />
<br />
Canımı tehlikeye atmadan, tekfurun hakkından gelmeliyim. Gücüm yetmiyorsa yardımcı veya yardımcılar bulmalıyım. Ama nasıl, kimi ya da kimleri? "<br />
Keloğlan yüz elli gündür düşünüyor ya bir yüz elli gün de benden oldu mu sana üç yüz gün. Bir yıl bile değil. Tekfurun soyu babadan oğula bin yıldır hüküm sürüyor. Keloğlan bin yıllık saltanatı yıkmak için, varsın biraz daha düşünsün.<br />
<br />
Günlerden bir gün Keloğlan bir düzlükte kendi etrafında dönerek bir daire çizmiş ve bu dairenin içine kendini hapsetmişken, bir ses duymuş: " Hemşerim, dönüp durma sonra başın döner, yere düşersin. "<br />
<br />
Keloğlan sesi duymuş, durmuş, başı dönmüş ve yere düşmüş. Keloğlan'ın yere düşmesine sebep olan zincir koparanmış. Zincir koparan Keloğlan'ı yerden kaldırmış. Bunlar konuşmuşlar, konuştukça birbirlerine alışmışlar. Dertlerini anlatmışlar ve bir ortak paydada birleşmişler: Tekfur zaliminin zulmüne dur demek gerekliymiş.<br />
<br />
Keloğlan ile zincir koparan Çataltepe'ye tırmanıp naralar atarak tekfurun kalesine saldırmışlar ama tekfurun askerleri onları yakalayıp zindana atmış. Askerler gittikten sonra Keloğlan'ın üzgün halini gören zincir koparan sormuş: " Ne o Keloğlan, çok üzgünsün? Şimdi dert çekecek zaman mıdır? Bir an önce buradan kurtulmaya bakalım. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan: " Nasıl üzülmem! Şuna baksana seni zincirle bağladılar, üstüne kırk kilit astılar. Beni ise, adam yerine koymadıkları için, sadece iple bağladılar, ne kilit, ne bir şey. "<br />
<br />
" Daha iyi ya Keloğlan, sen bir çabuk kurtulmaya bak. Benim işim uzun sürecek. Hem bana yardım edersin. Zinciri koparırım da şu kilitler başa bela. Kalede ne kadar kilit varsa üstüme taktılar. Beni tanıdıkları için, zinciri bolca sardılar. "<br />
<br />
" Senin düşünceni seveyim zincir koparan. Sevinmem gerekirken üzülüyormuşum. Önemli olan, tekfurun kötülüklerine son vermek. İnsanları bu beladan kurtarmak. Önder ha sen olmuşsun ha ben. Varsın ben senin izinden gideyim. Sen yeter ki tekfurun saltanatını yıkacak çareyi bul. "<br />
<br />
" Acele et Keloğlan, tekfurun kilitleri anahtarla açılmaz. Bu kilitleri kırmak gerekir. Buradan kurtulduktan sonra dağ devirene gideceğiz. Dağ deviren tekfurun sarayını da, üstünde bulunduğu Çataltepe'yi de devirir. "<br />
<br />
" Dağ deviren mi? O da kim? "<br />
<br />
" Görürsün Keloğlan, görürsün. Çataltepe'yle birlikte tekfurun sarayı yerle bir olunca onu görürsün. Dağ devirenin farkına varırsın. "<br />
<br />
Keloğlan ile zincir koparan tekfurun sarayından kurtulduktan sonra dağ devirenin yanına gitmişler. Zincir koparan olanları dağ devirene anlatmış ve yardım etmesini istemiş. Yıllardır zalim tekfur hakkında anlatılanlarla bilenmiş olan dağ deviren zincir koparanın dürtmesiyle harekete geçmiş. Çataltepe'yi kaldırdığı gibi yere vurmuş. Ortalığı bir toz bulutu kaplamış. Yarım saat sonra toz bulutu kalkınca ortada ne Çataltepe ne tekfur kalmış. Adını kimse bilmeyeceği için, tekfur tarihin karanlıklarında kaybolmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
AVCI KELOĞLAN<br />
Bir varmış, pir varmış, pir nereye varmış? Pir nereye varmışsa pire de oraya varmış. Daha sonra pir pireyi toprağa dikmiş. Pire toprakla birleşmiş. Pir kaçmış, pireyle toprak kovalamış. Toprak yaprağa dönüşünce pire yalnız kalmış. Bu sefer pireyle yaprak kaçmış, pir kovalamış. Tekerleme böyle uzar gider, bir değil bin sayfa yazsam da sonu gelmez. Biz yolu uzatmayalım, kestirmeden dönelim, şu yazdığım Keloğlan masalını övdükçe övelim.<br />
<br />
Kadim zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Hey benim boyuna posuna kurban olduğum, güler yüzlü, temiz sözlü, can bülbülüm, huma kuşum. Sen olmasan ben derdimi, kederimi kimle, nasıl paylaşırım? Sen hep var ol, korkma, ben adını sonsuza dek yaşatırım. Benim adım da varsın Keloğlan adıyla kaynaşıversin, kim bunu fark eder ki?<br />
<br />
Keloğlan anasının zorlamasıyla eline ok ve yay alıp ava çıkmış. Keklik, tavşan, ceylan ne bulursa vurup getirecek ve evde anasıyla birlikte pişirip yiyecekmiş. Ok yaya takılmış, yay gerilmiş, Keloğlan'ın sağ kaşı kalkmış, nişanını almış ama av nerede? Av yokmuş. Ağaç tepelerindeki maymunlar, Keloğlan ormana girdiği andan itibaren seranat vermeye başlamış. Ormanda Keloğlan'ın avlanmaya geldiğini duymayan kalmamış. Orman sakinleri inlerine, kovuklarına saklanmış. Keloğlan okla yayı bıraksa onlar saklandıkları yerden çıkar mıymış? Tabi ki çıkarmış. Keloğlan okla yayı bırakınca keklik, tavşan, ceylan ortaya çıkmış ve Keloğlan hoş geldin deyip yanına gitmiş. Keloğlan bu duruma çok şaşırmış, aklını dağlardan, tepelerden aşırmış. Nereden aklıma esti de okla yayı bıraktım diyerek söylenmiş. Bu ekşi duruma dayanamayıp tatlı olmak isteyen kalem dillenmiş: " Ya bırak çaktırma Keloğlan, ne güzel yazıyordum. Sen bir fırtınasın esip geçersin, fırtınanın esmekten korktuğunu ilk kez görüyorum. "<br />
<br />
" Hadi oradan kalem çaktırdım, bu olaya fal baktırdım. Girit'e gitmek için, sal yaptırdım. "<br />
<br />
Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım devreye girmiş. Anında sigorta atmış, ortalık aydınlanmış. Serdar Yıldırım dost elini Keloğlan'a uzatmış. Keloğlan dost eli sıkmakla kalmamış, Serdar'a sarılmış: " Kusura bakma Serdar, elime ok ve yay alıp ava çıktım. Çıktım da ava çıktığıma iki bin pişman oldum. Ya medet, beni bu çıkmazdan kurtarırsan sana bir gül demet. Ava çıktım, avcı olamadım ama avlarla arkadaş oldum. Bir koluma geyik diğer koluma ceylan girmiş, tepemde keklik, nereden geldi bilmem, bende kalıcı oldu bu ürkeklik. "<br />
<br />
Serdar: " Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Senin ürkeklik sandığın aslında cesaret, sen can alıcı olmayı bilerek terk et. Avcı can alırsa değildir cesur, onda vardır mutlaka bir kusur. Tavşan, ceylan, keklik senden korkmuyor, onlar iyiyi, kötüyü birbirinden ayırıyor. Sen avcı onlar av ama korkmuyorsa av avcıdan, bu senin büyüklüğündendir, erdemindendir. "<br />
<br />
Keloğlan: " İyi, güzel diyorsun da anam elime ok ve yay verdi, git bir av vur, getir, pişirip yiyelim, dedi. Şimdi eli boş dönersem, anam beni eve koymaz. <br />
<br />
Bunun üzerine Serdar: " Sıkma canını Keloğlan. Annenle ben konuşurum. Bu iş için, sana kızmaz. "<br />
İkisi birlikte eve gitmişler. Serdar'ın sözleri üzerine anası Keloğlan'ı affetmiş. Onları tarhana çorbası içmek için, eve davet etmiş. Çorbalar içildikten sonra sohbet etmişler. Sonra yatıp uyumuşlar. Sabah olunca Serdar bana müsaade deyip aralarından ayrılmış. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
YUMURTACI KELOĞLAN<br />
Bir varmış, iki yokmuş. Eski zamanlarda bir Keloğlan varmış. Tembellikte, sakarlıkta üstüne yokmuş. Evlerinin bahçesindeki kümesin karşısında bütün gün yan gelir yatar, tavukları seyredermiş. Sadece seyretse iyi, tavuklara taş atar, onları korkutur, bağırmalarını, kaçışlarını görünce keyiflenir, gülermiş. Bazen hızını alamaz, kümese girer, tavukları kovalarmış. Bu arada sakarlığını gösterir, yumurtaları kırarmış. Gürültüyü duyan anası elinde sopasıyla koşup gelir, Keloğlan'ı kovalarmış.<br />
<br />
Günlerden bir gün sabah vakti anası bir sepet yumurtayı Keloğlan'ın koluna takmış ve şöyle demiş: " Bak oğlum, bu sepette yirmi yumurta var. Götür bunları kasabada sat. Tanesini on kuruştan verirsin. Kazandığın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Haydi bakalım, pazar ola. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan anasına, olur ana, yumurtaları satar, nohut, mercimekle geri dönerim, demiş ve kasabaya doğru yola koyulmuş. Keloğlan öğle vakti kasabaya varmış. Pazar yerine gitmiş. Sepeti yere koymuş, duvar dibine çömelmiş ve müşteri beklemeye başlamış. Zaman geçtikçe Keloğlan'ın içi bayılmaya başlamış. Parası olsa şu ilerideki pideciden pide alır, yer, üstüne bir tas ayran içermiş ama satış yok, para yok. Çaresiz sepetten iki yumurta alarak üstünden biraz kırıp içmiş de açlığını yatıştırmış.<br />
<br />
Aradan saatler geçmiş, akşam olmuş ama Keloğlan bir tane yumurta satamamış. Pazar yerinde kimse kalmayınca yumurtaları alarak köyüne doğru yolu koyulmuş. Karanlıkta ormanda giderken, düşüp yumurtaları kırmış. Keloğlan'ın eli boş döndüğünü gören anası demediğini bırakmamış. Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Keloğlan kaçmış, anası kovalamış. Keloğlan o geceyi ormanda geçirmiş. Ertesi gün evin kapısını çalmış, kapıyı anası açmış: " Ana, sana hoşçakal demeye geldim. Ben padişahın kızıyla evlenmeye gidiyorum. "<br />
<br />
Anası gözlerini sekiz açmış: " A oğlum, sende hiç akıl yok mudur? Tembelsin, sakarsın, bir sepet yumurtayı satamadan kırar gelirsin. Padişah, kızını sana verir mi? Hem o kız seninle evlenir mi? Çevresinde ne vezirler, paşalar, beyler vardır, sana dönüp bakar mı? Haydi, içeri gir de yemeğini ye, yat, uyu. "<br />
" Bilmez misin ana, ben olmazı oldurur, dönmezi döndürürüm. O senin yumurta falan dediğin küçük işler. Ben büyük işlerin adamıyım. "<br />
" İyi git o zaman, ne halin varsa gör. Sen önce küçük işleri hallet de sonra büyük işlere bakarsın. "<br />
Keloğlan anasının hazırladığı yiyecek torbasını aldıktan sonra başkente doğru yola çıkmış. Keloğlan günler sonra başkente varmış. Şehrin sokaklarında gezmiş, dolaşmış. Pazar yerine gitmiş. Saraya bahçıvan arandığını öğrenmiş.<br />
Tecrübe demişler, tecrübe bende demiş.<br />
Ustalık demişler, ustayım ben demiş.<br />
Hırs, azim, irade demişler,<br />
Hepsi bende mevcuttur demiş ve işe girmiş.<br />
<br />
Bir gün, iki gün derken, üçüncü gün saray balkonundan bahçedeki Keloğlan'ı gören padişahın kızı Ayşe Sultan merdivenlerden hızlı adımlarla inerek Keloğlan'ın yanına gelmiş:<br />
" Affedersiniz, siz Keloğlan değil misiniz? " diye sormuş. Keloğlan elindeki çapayı atmış. Ellerini beline dayamış: " Tabi canım, ben Keloğlan'ım. Siz de Ayşe Sultan olmalısınız. Beni tanımasaydınız şaşardım. "<br />
Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş:<br />
" Keloğlanım, güzel adamım.<br />
Adını yıllardır duyarım.<br />
Hep seni tanımak isterdim.<br />
Bir yuva kurmak en büyük dileğim. "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan şöyle demiş:<br />
" Ayşe Sultanım, güzel hanımım.<br />
Hep sizi merak ederdim.<br />
Görür görmez aşık oldum.<br />
Evlenip mutlu olmaktır dileğim. "<br />
<br />
Daha sonra Ayşe Sultan Keloğlan 'ın elinden tuttuğu gibi padişahın huzuruna çıkarmış.<br />
Ayşe Sultan: " Baba, Keloğlan geldi. " demiş. Padişah sağa bakınmış, sola bakınmış, ak sakalını kaşımış ve kızına dönüp, Keloğlan bu mu? diye sormuş.<br />
<br />
Bunun üzerine Ayşe Sultan: " Evet, baba, Keloğlan bu. Benimle evlenmek istedi, ben de kabul ettim. " demiş.<br />
Padişah: " Durun bakalım, kendi kendinize gelin güvey olmayın. Keloğlan'ın nice zorlukların üstesinden geldiğini çok duydum. Onun maceralarını duymayan, işitmeyen yoktur. Ey Keloğlan, duymadıysan duy, işitmediysen işit. Yıllardır bir hastalığın pençesinde kıvranmaktayım. Uludağ'ın güneyindeki sarp ve yalçın kayalıklarda yaşamakta olan altın kartalın yumurtası beni iyileştirirmiş. Yumurtayı çiğ olarak içmeliymişim. "<br />
Keloğlan: " Merak etmeyin padişahım. İki günde gider, dört günde dönerim. Altın kartal yumurtayı vermezse, tüylerini yolar alırım."<br />
Padişah: " Kulağına küpe olsun, altın kartal kanatlarını açtığında on metre oluyormuş. "<br />
Keloğlan: " Ne, on metre mi? O kadar büyük mü? "<br />
Padişah: " Evet, büyük Keloğlan hem de çok büyük. "<br />
<br />
Keloğlan'ın bir adım gerilediğini gören Ayşe Sultan Keloğlan'ın yanına gelmiş: " Ne o Keloğlan, yoksa korktun mu? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " Ne korkması? Korku da neymiş? Sultanım, sen benim bugünkü düşkünlüğüme bakma. Yiğidin harman olduğu yerden geldim ben buraya. Korku bir zamanlar benden korkardı. Sonradan korkuyu çöp sepetine attım. Açıl altın kartal, Keloğlan seni kucaklamaya geliyor. "<br />
<br />
Ertesi gün padişahla ve Ayşe Sultan'la vedalaşan Keloğlan yola çıkmış. İki günde Uludağ'ın zirvesine ulaşıp, güneydeki altın kartalın yuvasını bulmuş. İşte, kocaman yumurta yuvada duruyormuş. Keloğlan yumurtanın yanına gelmiş: " Enayi altın kartal, yumurtasını korusa ya? Yumurta burada, altın kartal nerede? " diye söylenmiş. Söylenmiş söylenmesine de anında sert bir ses Keloğlan'ın kulaklarında yankılanmış: " Enayi altın kartal burada. Yumurtasını koruyor. "<br />
<br />
Keloğlan hızla geriye dönmüş. Burnunun dibinde koca bir kafa varmış. Bu, altın kartalın kafasıymış. Gözleri çakmak çakmakmış. Ama Keloğlan nereye kaçacakmış? Önünde altın kartal, arkasında uçurum varmış. Keloğlan üstten alsa olmaz, altın kartalla vuruşamaz. O zaman alttan almaya karar vermiş: " Sayın altın kartal, sizi saygıyla selamlarım. Bendeniz Keloğlan, kel kafalı bir oğlan. İsmim isminizin yanında sönük kalır. Güneşin yanında mum ışığının değeri olmaz. Kartallar dünyasında altın kartaldan değerlisi bulunmaz. Büyük, görkemli altın kartal. Dünyadaki kartalları toplasan bir altın kartal etmez. Yüz yıl, bin yıl, yüz bin yıl geçse bir altın kartal daha dünyaya gelmez. "<br />
<br />
" Sen neler diyorsun Keloğlan? Beni çok övüyorsun Keloğlan. Bu kadar büyük olduğumun farkında değildim. Sana yüz bin üstünden milyon verdim. " demiş altın kartal, kanatlarını çırpmış ve kendini uçurumdan aşağı bırakmış. Önce düşmüş, sonra yükselmiş. Çeşitli akrobasi hareketleri yapmış, taklalar atmış. İnanılmaz bir uçma yeteneğine sahip olduğunu ispatlamış.<br />
<br />
Altın kartal daha sonra Keloğlan'ın yanına yumuşak iniş yapmış. Keloğlan altın kartalı çılgınca alkışlamış. Bunun üzerine altın kartalın göğsü gururla kabarmış.<br />
Keloğlan: " Altın kartal artık bana müsaade, demiş, izin ver gideyim. "<br />
Altın kartal: " İzin senin Keloğlan. Git ve beni anlat, gördüklerini anlat. İnsanlar beni tanısın, altın kartal kimdir, bunu bilsin. Yıllardır insanlara görünmemeye çalıştım. Yabancı gözlerden uzak kalmayı diledim. Artık değiştim, bambaşka oldum. Buralarda sessizce yaşayıp yok olmak istemiyorum. Git ve beni dünyaya tanıt. "<br />
<br />
Keloğlan: " Seni herkese anlatırım, dünyaya tanıtırım ama şu yumurtayı bana vermelisin. Bir padişah var, senin yumurtanı çiğ olarak içerse sağlığına kavuşacak ve kızını bana verecek, evleneceğim. İnsanlar, bravo altın kartal diyecek, senin adını yüzyıllarca saygıyla anacak. "<br />
Altın kartal: " Yumurta senindir Keloğlan, al yumurtayı ve padişah sağlığına kavuşsun. " demiş. Keloğlan yumurtayı almış ve oradan ayrılmış. Padişah, altın kartalın yumurtasını içmiş. Kısa zamanda iyileşmiş ve kızını Keloğlan'a vermiş.<br />
<br />
Düğün günü sarayın bahçesinde davetliler eğlenirken, gökyüzünde altın kartal belirmiş. Kanatlarıyla Keloğlan'ı, Ayşe Sultan'ı, padişahı ve davetlileri selamlayan altın kartal gökyüzünde inanılmaz motifler sergilemiş, davetliler kendisini çılgınca alkışlamış.<br />
<br />
Keloğlan ile Ayşe Sultan evlenmişler, mutlu olmuşlar. Kızı evlendi diye padişah mutlu olmuş. Meşhur oldum diye altın kartal mutlu olmuş. Serdar Yıldırım bu masalı yazdı diye mutlu olmuş. Sen sayın okuyucu bu masalı okudum diye mutlu ol, istersen. Belki de asıl mutlu olması gereken sensin. Okuyucu olmasa yazar ne yazmış kıymeti olmaz. Yazıyı burada kesmesem bu masal bitmez. Keloğlan ermiş muradına bu masal da burada bitmiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
KELOĞLAN UÇAN HALI<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Keloğlan adında bir genç varmış. Çalışmayı sevmezmiş ama kızlar onun peşinden koşarmış. Kasaba yolunda önüne çıkarlar, beni al Keloğlan, beni al, derlermiş. Bunun üzerine Keloğlan: " Yoo, durun bakalım kızlar. Hepiniz çok güzelsiniz ama benim gözüm yükseklerde. Ben padişahın kızını almak isterim. " dermiş. Böyle dermiş ama, sen padişahın kızını gördün mü, onunla konuştun mu, diyenlere, ne gördüm, ne konuştum ama ben onu seviyorum, dermiş. Ee Keloğlan bu, görerek de sever, görmeden de sever, ona sadece başı kel diye Keloğlan dememişler. Mert, yiğit, cesur olmasa yüzyıllardır adı böyle saygıyla anılır mıymış? Keloğlan, Anadolu insanının ezilmişlikten kurtulmak isteyişinin canlı bir haykırışıymış. Her yiğit gencin içinde mutlaka bir Keloğlan varmış. Yürü Keloğlan yürü, Anadolu sana yetmezmiş, senin adın dünyada duyulmalıymış.<br />
<br />
Yürü Keloğlan yürü demiştik ya sonunda Keloğlan yürüye yürüye başkente varmış. Hayal gibiymiş ama başkentte herkes padişahın kaçırıldığından bahsediyormuş. Böyle bir olay dünya tarihinde olası değilmiş. Kim kaçırabilirmiş ki koskoca padişahı?<br />
Bir, iki derken duydukları, ee yeter artık deyip, Keloğlan saraya gitmiş. Keloğlan'ı padişahın kızının huzuruna çıkarmışlar. Padişahın kızı Ayla'nın iki gözü dört çeşmeymiş. O kadar çok ağlamış ki, sarayın salonu diz boyu gözyaşı dolmuş. Ayla biraz daha ağlasa sarayı gözyaşı basacakmış. Keloğlan Ayla'nın yanına gitmiş: " Sevgili sultanım, nedir bunca gam keder, babanızın kaçırılması mı etti sizi heder? " demiş. Ayla gözyaşlarını silmiş. Daha önceki gecelerde bu genç pek çok defa rüyalarına girmiş. Onun olmazı olduran, imkansızı gerçekleştiren biri olduğunu biliyormuş:<br />
" Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı duman Keloğlan.<br />
Sen sen ol Keloğlan, odamdaki halı uçar Keloğlan.<br />
Sen halı uç de halı uçar, dünyayı dolaşır gelir Keloğlan.<br />
Ben sana aşığım Keloğlan, ne olur babamı kurtar Keloğlan. "<br />
<br />
Ayla'nın haykırışı üzerine Keloğlan harekete geçmiş. Odaya gidip halının üstüne oturmuş. Ayla ve baş vezir de halıya binmiş. Keloğlan, halı uç, demiş, halı uçmuş. Saray penceresinden çıkıp gökyüzüne yükselmiş. Ayla'nın söylediğine göre, babasını kaçıran amcasıymış. Amcası dedesinin bir cariyeden olma oğluymuş. Yıllar önce saray dışına çıkarılmış ama anasının teşvikiyle şimdi padişahlıkta hak iddia ediyormuş.<br />
<br />
Uçan halı, Uludağ'ın sarp ve yalçın kayalıklarında kurulmuş olan kaleye varmış. Saray penceresinden içeri salona girmiş. Keloğlan, Ayla ve baş vezir uçan halıdan inmişler. Padişah salonun ortasındaki bir kafes içindeymiş. Ayla tahtında oturan amcasına doğru yürümüş: " Amca, amca, neden yaptın bunu böyle, derdin nedir, çabuk söyle? " demiş. Amcası ayağa kalkmış. O da yeğeni Ayla'ya doğru yürümüş: " Yeğen, yeğen, uçan halıya bindin geldin, neden beni payladın? " demiş.<br />
" Amca, amca, ben seni paylamadım. Sen neden babamı kaçırdın? " demiş.<br />
" Yeğen, yeğen, babanı kaçırdım ama o beni önemsemedi. Tahta bir oturdu, kalkmadı. O tahtta benim de hakkım var, dedim, bana dönüp bakmadı. Babanla ben kardeşiz. Baba bir ana ayrı, olur mu kardeşler arasında ayrı gayrı? Tahtın yarısı onunsa yarısı benim, halkımın mutluluğu için, çırpınır canım. "<br />
<br />
Ayla amcasına karşılık vermemiş ve Keloğlan'dan yana dönmüş.<br />
Keloğlan: " Şimdi madem ki siz eski padişahın evlatlarısınız. O zaman, şey canım, siz ikiniz de padişahsınız. Taht geniş, bir tahta iki padişah oturmaz diye bir kanun yok ya. Siz ikiniz tahta oturursunuz olur biter, yani ben çözüm yolunu böyle buldum. "<br />
Keloğlan'ın bu sözleri üzerine herkes birbirine bakınmış. Amca gidip kardeşini kafesten çıkarmış. Üç yolcuyla kederli gelen uçan halı, beş yolcuyla neşeli bir şekilde başkente yumuşak iniş yapmış. Daha sonra sarayda düzenlenen bir törenle tahta iki padişah oturmuş. Kişisel hırslara kapılmadan, halkın menfaatini düşünerek, sevgiyle, iyilikle ülkeyi yönetmişler. Böylesi daha iyi değil miymiş, ne demek tahtı ele geçiren şehzade padişah olurmuş ve kardeşlerini halledermiş? Keşke birlik olsaydınız ve güç birliği yapsaydınız. Biri padişah diğeri ordu komutanı olabilirdi. Devlet meseleleri üzerinde ortak kararlar alınabilirdi.<br />
<br />
Bu arada Keloğlan ile Ayla evlenmişler. Ayla saraydan ayrılmak istememiş, Keloğlan da onunla birlikte sarayda yaşamak zorunda kalmış. Keloğlan hep çarşıda, pazardaymış. Halktan kopmamış ve halkın sorunlarını padişahlara anlatmış. Kardeş padişahlar, hazinenin değil, halkın cebinin dolu olmasına özen göstermişler. Çarşıda, pazarda köylüler takılırmış Keloğlan'a, Keloğlan Sultan derlermiş ama Keloğlan bunları önemsemezmiş: " Benim sultanlığımdan ne olacak canım. Eskiden başım keldi, kafamda saç yoktu. Şimdi sultan olduysak ne değişti? Kafamda yine saç yok ve başım yine kel, deyince köylüler kahkahalarla gülermiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KELOĞLAN DON KİŞOT'A KARŞI<br />
Bir varmış, iki varmış, üç varmış, beş varmış. Bir Keloğlan varmış. Canı çalışmak istemezmiş, bütün gün evde yan gelip yatarmış. Bir de Don Kişot varmış. Yel değirmenlerine savaş açmış. Nerede bir yel değirmeni görse hücum deyip saldırırmış. Don Kişot'un yolu bir gün Anadolu'ya düşmüş. Anadolu'da çok aramış ama yel değirmeni bulamamış. Köylülerle, kasabalılarla konuşmuş, hayallerini anlatmış. Herkes, ey Don Kişot, senin ilacın Keloğlan'dır. Keloğlan'ı bul, onunla konuş, bize anlattıklarını ona da anlat, sana yol gösterir, demişler. Don Kişot, kim bu Keloğlan, diye sormuş ama her kafadan bir ses çıkmış. Anlatmışlar da anlatmışlar, Keloğlan'ın tanımını yapmışlar. Bir zamanlar padişahın kızıyla evlenmiş, gün gelmiş, padişah olmuş. Kaf Dağı'nın ardından altın kılıcı bulup getirmiş. Cengiz Han'ın hazinesini bulmuş ve daha neler neler... Keloğlan'ın anası evde un eler. Un bitince oğlunu değirmene yollar.<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan evde kalan yarım torba buğdayı almış ve değirmenin yolunu tutmuş. Değirmenin önünde köylüler, yanlarında buğday dolusu çuvallar, sıraya girmişler. Üç, dört çuvalla gelenler bile varmış. Keloğlan elindekini koltuğunun altına kıstırıp usulca sokulmuş ve en arkada durmuş. Sonrada torbasını sıraya sokmuş. Keloğlan'ın torbasını görenler sormuş: " Keloğlan o torbadaki buğday için, değirmen taşını döndürdüğüne değer mi? Dörtte birini değirmenci alır, sana bir avuç buğday kalır. Sen iyisi mi torbadaki buğdayı kuşlara at, selam ver bize git evde sırtüstü yat. "<br />
<br />
Keloğlan bu, laf altında kalır mı? Ne zeytinyağıdır o, karşısında şah olsa, padişah olsa üste çıkar:  " Yok canım ağalar, bu torba akıncıdır, ordu arkadan gelir. Yirmi arabada iki yüz çuval buğday. Gelen buğdaylar buradakilerden on misli fazla. Siz çuvalınıza sahip çıkın gerisi kolay. " deyince köylüler, yutkunup önlerine dönmüşler.<br />
<br />
Aradan zaman geçmiş. Ön sıralardan Keloğlan'a bakıp konuşanlar, senin ordu neden gelmedi, diyenler çoğalmış. Ordu gelmemiş ama zırhlar giymiş at üstünde, mızrak el üstünde Don Kişot çıkagelmiş: " Ben Don Kişot. Bir Keloğlan varmış. Bir zamanlar padişahmış. Onu ararım. "<br />
Tanıyanlar Keloğlan'a bakmışlar, ona bir bakış fırlatmışlar. Bakışların bir gence yöneldiğini gören Don Kişot anında durumu kavramış. Günlerdir aradığı, taradığı ama asla saçlarını tarayamayacağı bir kel karşısındaymış. Ayrıca bu kel karşısında eğilip bükülmüyor, dimdik duruyor ve başındaki takkesini çıkarıp selam veriyormuş. Don Kişot olayı beyninin kıvrımlarında değerlendirmiş. " Bir zamanlar padişahmış, altın kılıcı varmış. Cengiz Han' ın hazinesini bulmuş. Benden korkacak değil ya. Selam vermesi onun şanındandır, selamına karşılık vermek benim asaletimdendir. Atımızdan inelim ve Keloğlan'ın kervanına binelim. Bakalım bu kervan beni ve Sanço'yu nereye götürecek? "<br />
Don Kişot at üstünde, yardımcısı Sanço Panza eşek üstünde yolculuk yaparlarmış. Sanço Panza aşırı gittiği zamanlarda efendisi Don Kişot'un beynine frekans ayarı yaparmış ama yaptığı ayar hiç bir zaman tutmazmış: " Efendim, bu Keloğlan dedikleri cin fikirli biri. Onun rüzgarına kapılmayın, Anadolu'da yolunuzu şaşırmayın. Keloğlan sizi suya götürür, su içirmeden geri getirir. "<br />
<br />
Bunun üzerine Don Kişot şöyle demiş: " Keloğlan'ın cin fikirli olması iyidir. Onun rüzgarına kapılayım da Anadolu'da yel değirmeni bulayım. Yel değirmenleriyle savaşayım, onları yeneyim. "<br />
" Aman efendim, yel değirmenlerine karşı savaştınız ama yenilen hep siz oldunuz. İnsanlar sizi dövdüler. Dayak yemekten bıkmadınız mı? "<br />
" Kes Sanço, palavrayı kes. Ben hiç yenilmedim, galip gelen taraf ben oldum. Kim beni dövmüş? İnsanların beni dövmesi mümkün değil. Benim savaşım yel değirmenlerine karşı ve bir gün onlara boyun eğdireceğim."<br />
Keloğlan, Don Kişot ile Sanço'nun arasına yumuşak iniş yapmış:<br />
" Beyzadem ve asilzadem Don Kişot.<br />
Anadolu'da yel değirmeni çoktur.<br />
Onlar size savaş açmışlardır.<br />
Burada bir an durmanız akla zarardır. "<br />
<br />
Keloğlan böyle söyleyince Don Kişot atını mahmuzlamış. Mızrağını ileri doğru uzatmış, hücum diye bağırmış ve ileri atılmış. Artık Don Kişot'u durdurmak kimsenin harcı değilmiş. Peşinden Sanço Panza: " Efendim, durun, isterseniz bana vurun ama Keloğlan'a inanmayın " diye bağırmış ama nafile. Don Kişot gitti, gider. Değirmene saldıran Don Kişot yere yuvarlanmış.  Keloğlan ve Sanço Panza, Don Kişot'un yardımına koşmuşlar. Ona su içirmişler, biraz kendine getirmişler.<br />
Keloğlan: "Beyzadem, ben size şaka yapmıştım.<br />
Sözlerime önem vermeyin diye göz kırpmıştım.<br />
Önünüze çıkan ilk değirmene saldırdınız.<br />
Bunlar yel değirmeni değil su değirmeni.<br />
Yel değirmeni bulmak isterseniz<br />
Denizin karşı kıyısındaki Tekirdağ'a gitmelisiniz. "<br />
<br />
Keloğlan'ın dediklerini duyan Don Kişot atına atlamış. Mudanya'dan girmiş, Tekirdağ'dan çıkmış. Peşinden giden Sanço Panza, efendim, lütfen beni bekleyin, diye bağırarak bata çıka Tekirdağ'a ulaşmış. Tekirdağ'da ve pek çok şehirde, kasabada yel değirmeni arayan Don Kişot sonunda ülkesi İspanya'ya ulaşmış. Sanço Panza ile birlikte yel değirmenlerine karşı savaşını sürdürmüş.  Keloğlan sonraki günlerde çevresindekilere: " Arkadaşlar, ben hayatımda Don Kişot kadar dolduruşa gelen birine rastlamadım. Adama, yürü, dedim, Marmara Denizi'ni at üstünde geçti. Ağzım açık arkasından bakakaldım. Atla desem uçurumdan atlardı, günahı onun boynuna. Bu adamdan ne köy olur, ne kasaba, aklı başından aşmış, gelmez artık hesaba.<br />
<br />
Boşuna değil, dünya çapında meşhur olmuş.<br />
En ücra köşelerde nam salmış.<br />
Şimdi bile adını bilmeyen yokmuş.<br />
Bin yıl sonra adı saygıyla anılırmış.<br />
<br />
Ey siz okurlarım bana ne dersiniz?<br />
Don Kişot dedin durdun, boş ver şimdi Don Kişot'u.<br />
Sen kendinden haber ver, bin yıl sonra neredesin?<br />
Don Kişot'tan önde misin, yoksa geride misin?<br />
<br />
Ben Don Kişot'tan önde hep ilerdeyim.<br />
Adım Keloğlan, ne Ahmet ne Feride'yim.<br />
Masal kahramanlarının bulunduğu bir büyük serideyim.<br />
Adım önde yazılır, on bin yıl sonra bile birinciyim. "<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
KELOĞLAN İLE KEL OLMAYAN ADAM<br />
Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan yemek saatleri dışında evde eğlenmez gezermiş. Yakın köylere, kasabalara gider, arkadaş edinir, durup durup gerinirmiş. Yolda yürürken adıyla seslenip İbrahim diyenlere dönüp bakmaz, pire için yorgan yakmazmış. Bir elin nesi var, Keloğlan'ın takkesi var dermiş ama ak akçe kara gün içinmiş ve kara gün çokmuş, cepte akçe yokmuş.<br />
<br />
Denize olta atmış, eski bir çarık çekmiş. Çarığı denize atmış, balıkları korkutmuş.<br />
Yollar patika yol, omuz altında iki kol. Bu kol sağ, bu kol sol kol, mintanı da pek bol.<br />
Üzüme bakmış kararmamış, güneş altında sararmamış. Çölü geçmiş kurumamış, hayata gülmüş, üzülmemiş.<br />
<br />
Hal ve gidişi böyle olan Keloğlan bir gün kel olmayan bir adamla tanışmış. Bu adam Serdar Yıldırım'mış. Zamanda yolculuğa çıkmış ve aramış, Keloğlan'ı bulmuş. Bildiği atasözlerini birbirine karıştırmış ve bir kağıda yazıp Keloğlan'a okumuş.<br />
<br />
Taşıma suyla değirmen döndüren adamın tatlı dili yılanı deliğinden çıkarmaz.<br />
Tokken açın halinden anlayan tilkinin dönüp dolaşacağı yer, mağarasıdır.<br />
Dili kılıçtan keskin olan denize düşünce yılana sarılmaz.<br />
Dost tatlı söylediği için, attığı taş baş yarmaz.<br />
Dağdan köyü görünce kılavuz istemeyen ormanda kaybolur.<br />
Güneş girmeyen doktorun evi balçıkla sıvanmaz.<br />
<br />
Eğer Serdar Keloğlan'ı gıdıklamasa Keloğlan'ın bunlara güleceği yokmuş. Ama Serdar'ın dostluğu iyiymiş. Kısa zamanda Keloğlan'la can ciğer kuzu sarması olmuşlar. İkisi birlikte kasabaya doğru giderken, hışımla yürüyen biri Keloğlan'a yandan çarpmış, geçip gitmiş. Peşinde kılıçlı bir manga fedai varmış.<br />
Keloğlan sormuş: " Kim bu böyle ya? "<br />
Serdar cevap vermiş: " Fatih Sultan Mehmet. İstanbul'u fethetmiş, geri dönüyor. Senin zamanının Konstantinopolis'i. "<br />
Keloğlan: " Sağına soluna dikkat etmesi gerekir. Beni yere düşürecekti. "<br />
Serdar: " Onun gözü dünyayı görmez, seni mi görecek? Ya ben İstanbul'u alırım ya da İstanbul beni, demiş. İstanbul'u aldı. Sonradan ya Roma beni alır ya da ben Roma'yı demeye başlamış. Ama Roma'yı alamadı. Roma onu aldı. Roma'ya siz Rim diyorsunuz. "<br />
Keloğlan: " Nasıl yani? "<br />
Serdar: " Roma üstüne sefere çıkmaya hazırlanırken vefat etti. 49 yaşındaydı. "<br />
Keloğlan: " Vefat etti diyorsun ama yaşıyor. Az önce bana çarpmıştı. "<br />
Serdar: " Demek ki zamanda yolculuğa çıkmış, zaman gezgini olmuş. "<br />
Keloğlan: " Rim üstüne sefer hazırlığında olmasın? "<br />
Serdar: " Yok daha neler? Zaman gezginleri büyük kader değişikliklerine sebep olamazlar. "<br />
Keloğlan: " Bu Sultan Mehmet hangi ülkenin sultanı? "<br />
Serdar: " Osmanlı Devleti'nin sultanı yani padişahı. "<br />
Keloğlan: " Osmanlı Devleti mi? O da nereden çıktı? "<br />
Serdar: " Yumurtadan. Şimdi Anatolikon'da (Anadolu'da) hangi devlet var? "<br />
Keloğlan: " Selcukiyân-i Rum. "<br />
Serdar: " Rum Selçuklu Sultanlığı yani Anadolu Selçuklu Devleti. Sonradan bu devlet parçalanacak, beyliklere bölünecek. Bu beyliklerden Osmanlı Beyliği zamanla diğer beylikleri ele geçirerek büyüyecek devlet olacak. Anadolu'da birliği sağladıktan sonra yönünü İstanbul'a ve Avrupa'ya dönecek. İstanbul'u aldıktan sonra Avrupa'daki pek çok devletin topraklarını zapt eden Osmanlı Devleti'ne Osmanlı İmparatorluğu denecek. Bir de bunun Orta Doğu ve Kuzey Afrika boyutu var. 600 küsür yıllık Osmanlı yaptığı savaşlarla hatırlanır olacak. "<br />
Keloğlan: " Osmanlı İmparatorluğu sonradan ne oldu? "<br />
Serdar: " Paramparça oldu. Elde kalan bir bu Anadolu düşman çizmeleri altında eziliyordu ama Başkomutan Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşı başladı. Mustafa Kemal uzun uğraşlardan sonra Anadolu'yu düşmanlardan temizledi ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Türk halkı O' na Atatürk soyadını verdi. 4 ay kadar oldu Cumhuriyet'imizin 90. yılını kutladık. Nice 90 yıllara diyelim. "<br />
Keloğlan: " Buralar düşman dolmuşken Mustafa Kemal kurtarmış. O'nu bir görebilsem. Sence zamanda yolculuğa çıkmış mıdır? "<br />
Serdar: " Bilmem hiç karşılaşmadım. Bir gün karşılaşırsam sana haber veririm. Birlikte Mustafa Kemal Atatürk'ün yanına gideriz. "<br />
Keloğlan: " O günü sabırsızlıkla bekleyeceğim. "<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kısa Keloğlan Masalları - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121627</link>
			<pubDate>Thu, 12 Feb 2026 20:26:41 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16854">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121627</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLAN'IN FÜZESİ<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde Keloğlan yaşarmış. Uzaya meraklıymış. Bir gün bir füze bulmuş. Füzeyle Jüpiter'e gitmiş. Uzayda tur atmış. Sonra dünyaya dönmüş. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
KELOĞLAN VE KORSANLAR<br />
Bir Keloğlan varmış. Kayıkla denize açılmış. Korsanlar, kayığı almışlar. Keloğlan'ı denize atmışlar. Keloğlan yüzerek kıyıya çıkmış. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
KELOĞLAN'IN SARAYLARI<br />
Evvel zaman içinde bir Keloğlan yaşarmış. Rüyasında hazine üstünde yattığını görmüş. Evin altını kazıp, hazineyi bulmuş. 365 tane saray yaptırmış. Padişahın kızıyla evlenmiş. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
------------------------------------------------<br />
<br />
BANA KELOĞLAN DERLER<br />
Tarlaya biber ektim<br />
Bahçeye fidan diktim<br />
Şu masal dünyasında<br />
Keloğlan olarak tektim.<br />
<br />
Kimse beni geçemez<br />
Benimle yarışamaz<br />
Benim aştığım yüce<br />
Dağları onlar aşamaz.<br />
<br />
La Fonten saraylarda<br />
Fransa'da, İspanya'da<br />
Tatlı hayat yaşamış<br />
Kralların sofrasında.<br />
<br />
Andersen dersen İsveç'te<br />
Aklı fikri gelgeçte<br />
Masallar yazmış ama<br />
Beynimizde süzgeçte.<br />
<br />
Grimm Kardeşler vardır<br />
Onlar birer Alman'dır<br />
Almanlara sorarsan<br />
Dertlerine dermandır.<br />
<br />
Bana ne La Fonten'den<br />
Andersen'den, Grimm'den<br />
Avrupa'da masal kitaplarında<br />
Var mı hiç Keloğlan'dan?<br />
<br />
Ben bana benziyorum<br />
Anadolu çocuğuyum<br />
Beni sallamayanı<br />
Sallar söker atarım.<br />
<br />
Masal kitabı basanlar<br />
Yerli yazara kızanlar<br />
La Fonten, Grimm deyip<br />
Andersen'den çıkanlar.<br />
<br />
Ey yayınevleri<br />
Bilgi, kültür evleri<br />
Yerli yazar yok, Avrupa çok<br />
Avrupa kültür evleri.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------<br />
<br />
DEĞİRMENCİ KELOĞLAN İLE ARAP<br />
Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan tembellikten bıkmış. Arabın biriyle ortak olmuş ve bir değirmen satın almış. Keloğlan kısa zamanda değirmenciliğe alışmış. Gelen buğday, arpa ve mısırı değirmende öğütüp un yapıyor ve para kazanıyormuş. Bazı müşteriler para yerine öğütülen tahılın birazını değirmen hakkı olarak bırakırlarmış.<br />
<br />
Keloğlan'ın ortağı arap gün boyu geziyor ve akşamüstü gelip hasılatı alıyormuş. Öğütülen tahılı arabasına yükleyip kasabada satıyormuş. Arap giderek zenginleşmiş. Keloğlan ise, fakir kalmış.<br />
<br />
Aradan aylar geçmiş. Bakmış Keloğlan olacak gibi değil, arap kazancın hepsini alıyor. Araba oyun oynamaya karar vermiş. Arap geldiği zamanlar, bugün müşteri gelmedi, kazanç olmadı diyerek, hasılatı eve götürüp anasına vermiş. Öğütülen tahılı ambara saklamış.<br />
<br />
Bir yıl sonra arap değirmenden umudunu kesmiş ve Arabistan'a gitmiş. Keloğlan değirmende çok çalışarak zengin olmuş. Padişahın kızıyla evlenerek mutlu olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN İLE KELAYNAK KUŞU<br />
Vakti zamanında ülkenin birinde en güzel kel yarışması düzenlenmiş. Çok sayıda kelin katıldığı bu yarışmada Keloğlan ile Kelaynak finale kalmış. Keloğlan Kelaynak'ın güzel olduğuna inanıyormuş. Yarışmayı onun kazanacağını sanıyormuş ama buraya gelirken anasının, birinci olmadan, ödülü almadan sakın gelme. Seni eve koymam bilmiş ol, demesini de hiç unutmamış. Ne yapıp edip yarışmayı kazanmalıymış.<br />
<br />
Keloğlan ile Kelaynak geceyi geçirecekleri handa odalarına çekilmişler. Daha sonra Keloğlan Kelaynak'ın odasına gitmiş. Bakmış Kelaynak aynanın karşısına geçmiş kel kafasını kaşıyor. Keloğlan, sen güzelsin, sen benden güzelsin, sen en güzelsin, diyerek Kelaynak'ı övmeye başlamış. Bunun üzerine Kelaynak şişinmiş, kabarmış. Sonunda ayna çatlamış, Kelaynak patlamış. Kelaynak'tan kurtulan Keloğlan gidip odasına yatmış. Ertesi gün rakibi gelmediği için birinci seçilen Keloğlan yüz akçe ödülü alıp evinin yolunu tutmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN DAĞLAR PADİŞAHI<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan zamanla büyüyüp gelişmiş. 20 yaşına girmiş. Mert, yiğit biriymiş ama çalışmayı sevmez, boş gezenin boş kalfası misali koca boyuyla gezer dururmuş. Garip anacığı çalış, para kazan dedikçe, para benim neyime, deyme ana keyfime, yazık olur emeğime, et doldur tabağıma, dermiş.<br />
<br />
Günlerden bir gün Keloğlan iftiraya uğramış, kolculara yakalanmamak için, dağlara kaçmış. O yörenin beyi, Keloğlan'ı altınlarımı çaldı diye suçlarmış. Beyin baskısından yıllardır bıkıp usanan köylüler, Keloğlan'a ekmek, yemek götürerek onun dağları mesken tutmasını sağlamışlar. Bir iki derken, tarlalarda karın tokluğuna çalışmak istemeyen on köylü Keloğlan'ın çevresinde saf tutmuş. Keloğlan gücüne güç katmış ve bir gün adamlarıyla düze inerek beyi sindirip korkutmuş. Tarlalarda ırgatlık yapan köylüler, Keloğlan'ın yanına gelerek, sen çok yaşa emi Keloğlan diye bağırmışlar. Kolcular, Keloğlan'ın etrafını sarınca araya girerek Keloğlan'ı dağa kaçırmışlar.<br />
<br />
Olanlardan haberdar olan o ülkenin padişahı tebdil kıyafet gelerek köylülerle konuşmuş, Keloğlan'la tanışmış. Onun iftiraya uğradığını anlamış. Sonradan kimliğini açıklamış ve Keloğlan'ı sarayına davet etmiş. Sarayda padişahın dünya güzeli kızını gören Keloğlan kıza aşık olmuş. Kız da ününü duyduğu Keloğlan'ı görür görmez sevmiş. Sonraki bir gün Keloğlan anasıyla gelerek padişahtan kızını istemiş. Padişah kızını Keloğlan'a vermiş. Düğün günü bey bir kenarda eğlenceleri izlerken, onun baskısından kurtulmuş olan köylüler oynamışlar, eğlenmişler. Yıllar sonra bile çocuklarına, torunlarına Keloğlan Dağlar Padişahı diyerek anılarını anlatmışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BEBEK KELOĞLAN<br />
Bakla, ye bakla at takla<br />
Limon, ye limon denizde somon<br />
Kavun, ye kavun derdinle avun<br />
Soğan, ye soğan gece yarısı Keloğlan'dır doğan.<br />
Ebe, oğlan doğdu der, sofada dokuz doğuran babaya. <br />
Baba koşar evinde on sekiz doğuran dedeye. <br />
Baba, oğlum oldu, baba oldum, der. <br />
Dede ayağa kalkar, gözün aydın, der.<br />
Sen baba oldun, ben dede, der. <br />
Sen baba, ben dede, diyerek oynamaya başlar. <br />
Bunun üzerine baba, sen dede, ben baba, diyerek oynar.<br />
Oynarlar da oynarlar.<br />
<br />
Sonradan baba geri gelir babası yanında.<br />
Babanın babası Keloğlan'ın dedesi,<br />
Tatlıya bağlandı torun hevesi.<br />
Bebek Keloğlan ağlar da ağlar.<br />
Ana, baba, dede kucağına alır, sorun yok.<br />
Keloğlan ağlıyor ama gözlerinde yaş yok.<br />
Onun amacı dünyaya geldiğini ilan etmektir.<br />
Daha doğar doğmaz hoş geldim demektir.<br />
Hoş geldin Keloğlan, yeni doğmuş bebek oğlan.<br />
Şimdi ağla büyüdüğünde ağlama, ağlatma.<br />
Sakın ola zalim olma<br />
Kılıcın değil, aklın keskin olsun.<br />
Geldiğini görenler korkmasın, gülümsesin<br />
Anlattıklarından ders çıkarıp hayatı özümsesin.<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN SITMA SAVAŞI  <br />
Eski zamanlarda bir ülkenin padişahının yüz tane çocuğu varmış. Bu çocukların ellisi oğlan, ellisi kızmış. Padişah oğlanlar büyüdükçe onları değişik şehirlere sancak beyi olarak göndermiş. Kızlarını ise, sevdikleri gençlerle evlendirmiş. Sadece biri, evlenmeye yanaşmamış. Bu da padişahın kızlarının en güzeli olan en küçük kızıymış. Bütün taliplerini geri çevirmiş. Çünkü hiç birinde aradığı özellikler yokmuş. Benim evleneceğim erkek mütevazi, cesur, bilgili ve atılgan olmalı diyormuş. <br />
<br />
Günün birinde bu ülkede ateşli bir hastalık olan sıtma baş göstermiş. Hastalık kısa sürede yayılmış. Pek çok insan yataklara düşmüş. Ülkenin hekimleri, bilginleri hastalığın çaresini bulamamış. Padişah, hastalığı önleyip, hastaları iyileştirene on eşek yükü altın vereceğini bildirmiş. Ayrıca en küçük kızını bu kişiyle evlendireceğini ilan etmiş. Olanlardan haberdar olan Keloğlan anasından izin alıp başkente gitmiş.  Saray bahçesinde padişahın en küçük kızını gören ve onunla konuşan Keloğlan ata binerek dağlarda, ovalarda günlerce yol almış.  Şehirlere, köylere giderek hastalarla ve hasta yakını çocuklarla konuşmuş. Hastalar, sivrisinek soktuktan sonra bu hastalığa yakalandıklarını ve sivrisineklerin bataklıkta çoğalıp etrafa yayıldığını anlatmışlar. Birkaç hasta yakını çocuk, Keloğlan'a bataklığı ve buraya suyunu akıtan dereyi göstermiş. Keloğlan derenin akış yönünü değiştirip denize yönlendirerek, bataklığı kurutmayı planlamış. Böylece sivrisineklerin yaşam alanı yok olacakmış. Keloğlan'ın yanındaki çocuklar, komşu şehir ve köylere giderek olaydan diğer çocukların haberdar olmasını sağlamışlar. Keloğlan çağırıyor, gelmelisiniz, demişler. <br />
<br />
Birkaç gün sonra derenin kenarındaki ovada binlerce çocuk toplanmış. Bu çocuklar, Keloğlan'ın söylediklerini yaparak toprağı kazıp kanal açmışlar ve dereyi denize akıtmışlar.  Suyu kesilen bataklık, sıcak havanın etkisiyle on günde kurumuş. Oralardaki sivrisinek nesli yok olmuş. Keloğlan sivrisinek sokmasıyla ortaya çıkan sıtmanın önünü almış. Sıtmalı hastalara kına kına kabuklarından hazırladığı ilacı içirerek iyileşmelerini sağlamış. Padişahın verdiği on eşek yükü altının, bir eşek yükü bana yeter, diyerek dokuzunu çocuklara dağıtmış. Padişahın en küçük kızıyla evlenmiş. Düğün hediyesi olarak verilen sarayda yaşamaya başlamış. Anasını yanına almış. Üçü birlikte gelecek güzel günlere gülümseyerek bakmışlar. Masalımız da burada bitmiş. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN İLE BULUT<br />
Bir zamanlar Anadolu'da bir garip Keloğlan yaşarmış. Çalışmayı sevmezmiş ama bizim tarladan ürün toplanacak, gel bir el atıver Keloğlan, diyen konu komşunun yardımına koşarmış. Domates, biber, patlıcan toplarmış. İş bitince para veren olmaz, sadece öğle yemeği tarhana çorbası. Eh, öğlenleri evde anam zaten tarhana çorbası pişiriyor, neden çalışıp yorulayım der ve yan gelip yatarmış.<br />
<br />
Bir sabah vakti gökyüzünde bulutlar toplanmış, ortalık kararmış ve şiddetli bir yağmur başlamış. Yağdıkça yağmış ve sonunda yağmur damlaları birleşip sel olmuş. Çevrede ne ev bırakmış, ne ahır, ne tarla, ne bahçe. Hepsini silip süpürmüş, alıp götürmüş. Keloğlan ile anası bir ağaca çıkıp selden kurtulmuş.<br />
<br />
Yağmur yarım saatte dinmiş. Keloğlan ile anası ağaçtan inmiş. Keloğlan yağmura çok kızgınmış. Yağmuru yağdıran buluta seslenmiş:<br />
" Ey bulut, koca bulut, artık sen iyiyi unut.<br />
Nedir derdin çabuk söyle, bakma yüzüme öyle.<br />
Bir evi olanın evini yıktın, neden onları evsiz bıraktın?<br />
Anamla ben de evsiz olduk, dipsiz kuyularda dertlendik kaldık. "<br />
<br />
Keloğlan'ın sitem dolu sözleri üzerine bulut dile gelmiş:<br />
" Keloğlan, Keloğlan, utanıyorum, senin yüzüne bakamıyorum.<br />
Ben nedensiz sinirlenirim, bolca yağar geçer giderim.<br />
Düşünmem insanlar sağ mı kalır, hayvanlar ne olur?<br />
Tarlaları, bahçeleri talan eder geçerim. "<br />
Keloğlan'ın isteği üzerine bulut zamanı yirmi dört saat önceye almış. Ertesi gün yine o bölgeye yağmur yağmış ama azar azar, beş saatte yağmış ve hiçbir yeri su basmamış, sel gelmemiş. Böylece bulut meselelerin akılcı çözümlerle başarılı olabileceğini öğrenmiş olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------      <br />
<br />
KELOĞLAN CENGİZ HAN'IN HAZİNESİ<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. İş bulup çalışmaz, gezer dururmuş. Yolda gördüğü kedileri, köpekleri kovalarmış. Sincaplara taş atar, ördeklerin peşinden bağırır, onların kaçışlarına bakarak eğlenirmiş.  Keloğlan bir gün methini çok duyduğu Cengiz Han'ın Hazinesi'ni bulmak üzere yola çıkmış. Eşek sırtında Konya'ya gelmiş. Oradan bir kervana katılarak, İran üzerinden Moğolistan'a gitmiş. Cengiz Han hazinesini bir nehrin altına gömdürmüş. Önce nehrin yatağı değiştirilmiş. Hazine gömülmüş. Sonra nehir eski yatağına döndürülmüş.<br />
<br />
Keloğlan sormuş, soruşturmuş, hazine hakkında bilgi toplamaya çalışmış ama boşunaymış. Tek bilinen şey, hazinenin bu nehrin altında olduğuymuş. Nehir dediğin de uzunluğuna çok uzun, genişliğine çok genişmiş. Moğollar, yerini bilsek hazineyi biz çıkarırdık, demişler.<br />
<br />
O yaz hiç olmadık bir olay olmuş. Havalar kurak gittiği için, nehir kurumuş. Bu durum Keloğlan için büyük şans olmuş ama hazinenin yerini bulmak imkansız gibi bir şeymiş. Keloğlan talihine güveniyormuş. Dağlara, tepelere çıkmış, kuru nehir yatağını seyretmiş. Nehir yatağında gezmiş, günlerce yürümüş. Kafasını şu düşünce kurcalıyormuş: Ben Cengiz Han'ın yerinde olsaydım, hazineyi nereye gömerdim?<br />
<br />
Sonunda dere yatağındaki bir kayanın dibindeki oyuktan çıkan maymunun elinde altın olduğunu görmüş. Oyuğu genişleten Keloğlan önüne çıkan merdivenlerden aşağı inmiş ve demir kapıyı açınca hazine odasına girmiş. Cengiz Han'ın Hazinesi işte buradaymış. Altınlar, elmaslar, zümrütler, yakutlar pek çokmuş. Altından kral taçları bile varmış. Bunlardan birazını yanındaki çuvala doldurmuş, yakındaki şehirden yiyecek, içecek ve yük taşımak için deve satın almış. Birkaç gün sonra Keloğlan girişi kaya parçasıyla kapatmış ve tam 54 deve yükü hazineyle yola çıkmış. Keloğlan hazinenin kalanını orada bırakmış. Şehirdeki develer o kadarmış ve daha deve bulabilse hazinenin hepsini alırmış.<br />
<br />
Keloğlan aylar sonra köyüne varmış. 54 deve yükü hazineyle gelmesine anası çok sevinmiş. Keloğlan anasına 2 deve yükü hazine hediye etmiş.<br />
<br />
Keloğlan ertesi gün çevrede ne kadar tarla, bağ, bahçe varsa satın almış ama eski sahiplerinin buraları ekip biçmesine ve ürünleri kullanmasına izin vermiş. Birkaç hafta içinde Anadolu'yu, birkaç sene içinde devletleri, krallıkları, imparatorlukları satın alarak dünyanın sahibi olmuş.  Dünya kurulalı beri savaşarak hiçbir hakanın başaramadığı işi, Keloğlan savaşmadan, kan dökmeden başarmış. Geçtiği yerlerde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan bir dünya imparatorluğu sevdalısı Cengiz Han'ın Hazinesi'yle bunu gerçekleştirmiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN KARGA VE SUCUKÇU ARİF<br />
Başlarında baba yok ya, senenin birinde Keloğlan ile anası epey yokluk çekmişler. Kış yaklaşıyormuş ama kiler bomboşmuş. Sabah, akşam tarhana çorbası içe içe Keloğlan’ın ağzında yara çıkmış. Bir de acıyormuş o yara ki, sormayın gitsin. Kısacası yoksulluk batağına boğazlarına kadar batmışlar. Tarla yok, tapan yok, koyun yok, keçi yok. Ellerinde bir tek karakaçan kalmış. Taşıyacak yük olmayınca karakaçan ne işe yarar? Çayır, çimen otluyormuş, yiyip, içip yatıyormuş.<br />
<br />
Bir gün anası Keloğlan’a şöyle demiş:  “ Şu karakaçanı götür, sat. Otuz dersin, yirmi beşten aşağı verme. Pazarlık payı bırak. Kazanacağın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Eğer karakaçanı satmazsak kışın aç kalırız, bilmiş ol. “<br />
Keloğlan bu duruma çok üzülmüş ama elden ne gelir. Karakaçanı yularından tutup çekmiş:  “ Gel bakalım, karakaçan. Anamın dediklerini duydun. Seni satmamız lazım. Benim de içim acıyor ama şu yoksulluk başa bela. “<br />
Keloğlan pazarda karakaçana otuzdan kapı açmış, yirmi beş demiş, yirmi demiş, alan yok:<br />
“ Uy, ben ne yaparım şimdi. Anama ne derim Karakaçanı satamadan eve dönersem, anam beni sopayla öyle bir döver ki, sorma. Şimdiden her yanlarım sızlamaya başladı. “<br />
Sonunda adamın biri kafes içinde bir karga ile karakaçanı değiş, tokuş yapalım, demiş. “ Haydi Keloğlan, ver karakaçanı al kargayı. “<br />
Bunun üzerine Keloğlan:  “ Hiç olur mu, hemşerim, hiç onunla bu değişilir mi? Nerede görülmüş karakaçan ile karganın trampa edildiği. Sen ne iş yaparsın önce onu söyle. “<br />
Adam sakin bir şekilde:  “ Ben sucukçu Arif’im. Hayvan alır, keser, sucuk yapar, satarım. “<br />
Keloğlan karakaçanın kulağına eğilmiş:  “ Vay duydun mu karakaçan, adam sucukçuymuş. Seni buna satarsam hiç acımaz, keser, sucuk yapar. “<br />
Keloğlan’ın bu sözleri üzerine karakaçanın gözünden yaş gelmiş:  “ Ne olur beni satma, Keloğlan. Söz, bundan sonra sırtıma en ağır yükleri vursan gık demem. Eskisi gibi karşı çıkmam. Sırtıma da binersin, yirmi okkadan çok yük de taşırım.”<br />
<br />
Keloğlan, hayır satmıyorum, demiş ve pazarın başka tarafına doğru yürümüş. Ama adam peşini bırakmamış:  “ Bak Keloğlan, bu karga başka karga. Bazı karga türlerinin dört yüz sene yaşadığı biliniyor. Bu daha üç yüz yaşına girdi. Sana uzun seneler hizmet eder. Dedemin dedesinden kalmış. Ona da dedelerinden kalmış. Bilmem kaç nesil öncesinden dedem korsanmış. Bu kargayı beslermiş. Arkadaşlarından habersiz, onlar uyurken, korsan gemisinden bir sandık hazineyi alarak bir mağaraya götürüp gömmüş. Korsan dedem bir soygunda vurularak ölünce hazinenin yerini bilen sadece bu karga kalmış. Babam çok uğraştı, ben çok uğraştım, yalvardım, ayaklarına kapandım ama karga hazinenin yerini söylemiyor. Geçen gün ağzımdan kötü bir söz kaçırdım ve karga, sana, çocuğuna, soyuna, sopuna, hazinenin yerini söylemem, dedi. Ben de umudu kestim. Pazarda dolaşırken seni görmüş, beni bu kel çocuğa satarsan ona hazinenin yerini söylerim, dedi. Benim bütün çabam, uğraşım bundan. Hazineyi bulursan, onda birini versen razıyım. “<br />
<br />
Keloğlan kargadan yana dönmüş:  “ Ne dersin, karga, bunlar doğru mu? Hazinenin yerini bana söyleyecek misin? “ diye sormuş.<br />
Karga:  “ Seni sevdim, Keloğlan. Halinden garip ve yoksul olduğun belli ama seni zengin edeceğim. Arif’in dedikleri doğrudur. Hazinenin yerini bir sana söylerim.”<br />
Keloğlan:  “ Sağ ol karga. Dört yüz sene yaşarmışsın, ömrüne yüz sene de ben ekledim. Şu halde beş yüz yaşını geçersin. “<br />
Keloğlan sucukçu Arif’ten karakaçanı geri almaya geleceğini ve onu kesinlikle kesmeyeceği sözünü aldıktan sonra kargayı alarak evinin yolunu tutmuş.  Evde Keloğlan’ın karakaçanı bir kargaya değiştiğini duyan anası beyninden vurulmuşa dönmüş:  “ Hani nohut, mercimek? Biz kışın bu kargayı mı yiyeceğiz? “ Diye bağırarak sopasını kaptığı gibi Keloğlan’a vurmaya başlamış. Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Yandım anam, yandım anam, diye bağırarak koşarak uzaklaşmış.<br />
<br />
Akşamüstü hava kararmaya başlayınca Keloğlan evin yakınına gelip oturmuş. Biraz sonra anası dışarı çıkmış ve Keloğlan’ı görmüş:  “ Keloğlan, haydi gel, oğlum! Gel de içeride otur. Karga bana her şeyi anlattı. Ona inandım. Yarın kargayla gider, hazineyi bulur, getirirsin. Hazine bize her şeyi aldırır, gerekirse saray yaptırır. “<br />
Keloğlan, anasının sözleri üzerine eve girmiş.<br />
<br />
Ertesi sabah Keloğlan kafesteki karga ile birlikte yola çıkmış. Tez zamanda mağaraya varmışlar. Karga hazinenin yerini göstermiş. Koca taşı kaldırıp, toprağı kazınca, hazine sandığını bulmuşlar. Sandık, altınlar, gümüşler ve inci kolyelerle doluymuş. Keloğlan yanında getirdiği bez torbaya göz kararıyla hazinenin onda birini doldurmuş. Sucukçu Arif’e giderek, torbayı verip, karakaçanı geri almış. Daha sonra hazine sandığını büyükçe bir çuvala koyup karakaçana yüklemiş ve evinin yolunu tutmuş.<br />
<br />
Anası, Keloğlan’ı sevinçle karşılamış. Sandıktaki mücevherleri görünce sevinci iki katına çıkmış. Sandığı evin altındaki kilere saklamışlar. Kafesten çıkarılan karga kilerde nöbetçi kalmış. Keloğlan ertesi gün sandıktan bir avuç altın alarak karakaçanla birlikte pazara gitmiş. Pazardan, nohut, mercimek, kuru fasulye, un, tuz, bulgur, meyve, sebze, kurutulmuş et alıp eve dönmüş. Kiler yiyecek dolmuş. Artık Keloğlan, anası, karga ve karakaçan kışı rahatça geçirebilirmiş.<br />
<br />
Keloğlan anasının istediği sarayın yapımını yazın başlatmış. Sarayın yapımı bir yıl sürmüş. Daha sonra Keloğlan ile anası bu saraya taşınmış. Keloğlan padişahın dünya güzeli kızıyla evlenmiş. Hep birlikte uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN'IN ABLASI CANAN <br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Çalışmaktan hoşlanmaz, evde yan gelip yatarmış. Ara sıra bahçeye çıkar, çekirgeleri kovalarmış. Bahçede gördüğü akreplerin kuyruklarını keser, sonra da kuyruksuz akrebin kaçışını seyredermiş. Günlerden bir gün Keloğlan kasabaya gitmiş. Bu kasabada tellal davul çalıyor ve hazır işte çalışacak gönüllü arandığını haykırıyormuş. Olay tanıtım amaçlıymış. Canı isteyen işi yerinde gidip görebiliyormuş. Gidip görmek bedavaymış. Bu işe Keloğlan'ın kafası yatmış. Akşamüstü eve dönünce anasına olanları anlatmış. İşyeri Yalova'nın yakınlarında bir yerdeymiş.<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan'ın anası: " Ah oğlum, kader çekiyor. Biliyorsun yıllar önce ablan Canan Yalova'ya gittiydi, tıpkısının aynısı bir işte çalışmak üzere. Kızlar ve kadınlar mutlaka çalışmalı. Onlar çalışmasın, evde otursun diye bir düşünce olamaz. Bu durum erkeklerin uydurmasıdır. Amaç, kızları, kadınları geri planda bırakmaktır. Git oraya ablanı bul. Seni yanına alsın. Çalış, üret, bir işe yara. "<br />
<br />
Keloğlan ertesi gün köyü Alaca'dan Bursa'ya gelmiş. Bursa'dan o gün öğle vakitleri 16 at koşmaya başlamış. 4 gün 3 gece at üstünden inmeden Kütahya, İzmir, Balıkesir üzerinden yeni atlıların katılımıyla Yalova'ya gelinmiş. Kurutulmuş et, peksimet yiyerek ve kırbadan su içerek bu mümkün olmuş. Atlılar, ihtiyaçlarını at üstünde karşılamışlar.<br />
<br />
Yalova'da Keloğlan ablasını değil, ablası Keloğlan'ı bulmuş. Keloğlan gelenler arasında denince ortalık karışmış. Her bir tanıtımcı, Keloğlan'la tanışmak için, fırsat kollamış. Keloğlan'ın ablası hepsini durdurmuş: " Durun bakalım, gelen Keloğlan'dır ama benim kardeşimdir. Sizin hepinizin toplamından daha fazla benim onunla görüşmeye hakkım vardır. " deyince görevliler durmuşlar. Sonunda Canan Keloğlan'la buluşmuş. Hayır, hayır, beklediğiniz gibi Keloğlan'la ablası birbirlerine sıkıca sarılmamışlar. Sadece el sıkışmışlar ve masanın iki yanındaki taburelere karşılıklı oturmuşlar.<br />
<br />
Canan söze şöyle bir giriş yapmış: " Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Be kardeşim bu kadar mı olur? Fakirsin, işin yoktur, çalışmazsın, dağ-taş gezersin. 6 yıldır buradayım. Burada çalışanlar, gelen giden müşteriler senden bahsederler. Seni anlatırlar. Bazen Karabey bizi salonda toplar ve iki kolunu yukarı kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra, biliyor musunuz, geçen günlerden birinde Keloğlan ne yapmış, deyip başından geçmiş bir olayı anlatır. Acıklı bir olay bile olsa mutlaka güldürüşlü yanı vardır ve biz bu fırsatı kaçırmayıp güleriz. Ey kardeşim, sen ne yaptın da bu kadar tanındın, meşhur oldun? "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan utana, sıkıla: " Ben bir şey yapmadım da insanlar benim iyi niyetimi sevdiler. Hayat yarışında beni öne çıkardılar. Önde olmak benim de işime geldi. Macera peşinde koşup onlara malzeme hazırlamak istedim. "<br />
Daha sonra Canan Keloğlan'a buraya niye getirildiğini anlatmış. Buradaki geniş arazilerin sahibi Karabey'miş. Karabey çok iyi niyetliymiş. Hayatla yaptığı mücadeleyi kaybetmiş veya kaybetmek üzere olanlara yardımcı olmayı kendine rehber edinmiş. Geniş tarlalar hazırlamış: Domates, biber, patates, patlıcan tarlaları. Tarlayı kazmış, tohumu atmış, can suyunu dökmüş, tarla alıcı bekliyor. Geniş çiftlikler hazırlamış: Koyun, keçi, tavuk, güvercin çiftlikleri. Her çiftlikte 100'er tane koyun, keçi ve 500'er tane tavuk, güvercin.<br />
<br />
Altını ver istediğin çiftliği ister satın al, ister kirala.<br />
Tarlalar, 10 - 20 altın arası satın alınıyor.<br />
Çiftlikler, 40 - 50 altın arası satın alınıyor.<br />
İşte sana hazır iş. Seç seçebildiğini.<br />
<br />
Keloğlan: " Ablam, söylediklerin beni etkiledi. Ben de tarladır, çiftliktir, birinden birisine sahip olmak isterdim ama şu kadar, bu kadar altın diyorsun. Nerede bende o kadar altın? 18 yaşındayım ama hiç altınım olmadı. Birkaç yıl önce Celep Ali'nin elinde bir altın gördüydüm ya aldırma. Benim altınla alışverişim işte bundan ibaret. "<br />
<br />
Canan: " Bak kardeşim, biz buraya insanları kazandırmak için getiriyoruz. Altının yoksa al tarlayı, çiftliği kirala, kazandıktan sonra öde. Örneğin, domates tarlası diyelim. Domatesler olgunlaşınca topluyoruz, tartıyoruz ve parasını ödüyoruz. Senin yapacağın tarlanın bakımını yapmak. Eğer tarlayı kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. Diğer yarısını kira karşılığı olarak alıyoruz. 5 yıl sonra tarla senin olacak. Örneğin, koyun çiftliği, her gün gelip süt sağıyoruz, parasını ödüyoruz. Koyunları otlatmak senin görevin. Çiftliği kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. 5 yıl sonra çiftlik senindir. Burada bu sistemden ekmek yiyen 1.000'den fazla çalışan var. Hem kazanıyoruz hem kazandırıyoruz. "<br />
<br />
Canan 4 saat dil dökmüş, anlatmış. Arada yaşam ve hayat hakkında pek çok şey konuşmuşlar. Sonunda konu satın alma ve kazanç işine dönmüş. Keloğlan'ın direnci karşısında Canan ipin ucunu bırakıvermiş. Kardeşini bir iş sahibi etme düşüncesi yok olmuş.<br />
Devran dönmüş, gün dönmüş, neredeyse akşam olacakmış. Keloğlan'la birlikte gelenlerden birkaçı orada kalmış. Tarladır, çiftliktir satın alanlar, kiralayanlar olmuş. Keloğlan ablasıyla vedalaşıp atına binmiş. Hoşça kalın, demiş. Oradakiler, güle güle git Keloğlan, demişler.<br />
<br />
Keloğlan evine vardığında olanları anasına anlatmış. Ablamın selamı var, demiş. Yakında bir gün ablasının kendilerini ziyarete geleceğini söylemiş. Müjdeyi alan anası evde temizliğe başlamış. Canan bu, belli mi olur, yarın çıkar gelirmiş. Keloğlan ile anası Canan'ı bekleye dursun gökten dört elma düşmüş. Elmaların biri Keloğlan'ın, biri anasının, biri de Canan'ınmış. Son kalan elma okuyucularınmış<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------  -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN DENİZDEN BABAM ÇIKTI<br />
Geçmiş zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan'ın bir de anası varmış. Başka kimi, kimsesi yokmuş. Keloğlan dağda, bayırda gezen, dereden, gölden su içen, işsiz, güçsüz bir gençmiş. Anası yat deyince yatar, kalk deyince kalkarmış. Sabahları tarhana çorbası içer, akşama kadar bahçede fare kovalarmış.<br />
<br />
Günlerden bir gün anası Keloğlan'a fena kızmış:  " A benim tembel oğlum, bırak fare peşinde koşmayı, çığlık atıp onları korkutmayı. Bak öğlene yemek yok. Evden oltayı al da git denizden balık tut. Hem öğlene hem akşama yemeğimiz olur. "<br />
Bunun üzerine Keloğlan:  " Ama ana, ben balık tutmayı bilmem ki. " deyince anası:<br />
" Balık tutmayı bilmiyorsun ama yemeyi biliyorsun. Şimdi sahilde balık tutanlar vardır. Sor, sana öğretirler. Haydi, rastgele. "<br />
<br />
Keloğlan oltayı almış, denizin yolunu tutmuş. Sahilde balıkçılara sormuş, balık nasıl tutulur, öğrenmiş. Oltanın ucuna yem takmış, denize atmış. Bir saat beklemiş, sonunda oltanın ipi gerilmiş. Oltaya kocaman bir balık yakalandığı belliymiş. Balıkçılardan yardım istemiş. Balıkçılar, yardıma koşmuş, oltayı çekmişler ve hayretten donakalmışlar. Oltanın ucunda bir adam varmış, adam ayağa kalkmış.<br />
Keloğlan: " Denizden babam çıktı. " diye bağırmış. Gitmiş babasına sarılmış.<br />
Babası: " Yoksa sen benim oğlum Keloğlan mısın? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " Evet baba, ben Keloğlanım. Sekiz yaşımdan beri seni görmedim. Anam, baban bir gün dönecek, derdi. İşte döndün. "<br />
Balıkçılar: " Aman Keloğlan, denizden babam çıksa yerim derdin. Sakın babanı yeme. Onun yerine bu balıkları kızart, ye. " diyerek Keloğlan'a bir sepet balık vermişler.<br />
<br />
Keloğlan'ın, babasıyla döndüğünü gören anasının sevincine diyecek yokmuş. Keloğlan tef çalmış, anasıyla babası oynamış. Öğle ve akşam yemeğinde balık yiyen Keloğlan, anası ve babası sonradan uyumak için odalarına çekilmişler. Sabahleyin uyanan Keloğlan babasını evde bulamamış. Ana, babam nerede, diye sormuş. <br />
Anası:  " Bilmem oğul, uyandığımda yatakta yoktu. Gelip bizim durumumuzu görüp gitti. " Keloğlan, nereye gitmiştir, deyince, anası:  " Nereye gidecek oğul, denizden geldi, denize gitmiştir. "<br />
" Ana, ben şimdi oltayı denize atsam yine denizden babam çıkar mı? "<br />
" Hayır çıkmaz. Uyumadan önce baban bana bazı şeyler anlattı. Geldiği yerde rahatı yerindeymiş. Derdi, kederi yokmuş. Oğlum, dedi ağladı, beni de ağlattı. Sonradan ben uyumuşum, uyandığımda gitmişti. "<br />
" Sence babamı bir daha görebilecek miyiz? "<br />
" Görürüz de ne zaman görürüz bilmem. Oğlum denize ara sıra olta atsın, beni yakalamaya baksın dediydi ya kaç zaman sonra oltaya takılır bilinmez. Sen şimdi onu bunu boşver de babanı gördüğünün keyfini sür. Herkese denizden babası çıkmıyor bilmiş ol. "<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------         <br />
<br />
KELOĞLAN BEBEK DEV<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bol bol yemek yer, bel bel bakınır, yan gelip yatarmış. Anası bir gün kızmış Keloğlan'a:  " A benim kel oğlum. Bütün gün yatmasan, bir işe yarasan, bak önümüz kış, dağdan odun kır getir, benden sana alkış. " demiş. Bunun üzerine Keloğlan, anasını daha fazla üzmemek için, baltayı kaptığı gibi dağa çıkmış.<br />
<br />
Keloğlan dağda kesilecek ağaç aramış, durmuş. Onurlu, kişilik sahibi insan yaş ağaca balta vurmazmış ya, Keloğlan da dağda boşu boşuna kuru ağaç aramış. Keloğlan ağaçlara acıya dursun ilerden bir yerlerden bebek ağlaması, ınga sesi duymuş. Keloğlan sesin geldiği yöne doğru gitmiş ve sonunda büyük bir mağarada ağlayan kocaman bir bebek devle karşılaşmış. Bebek dev mağara duvarına tutunup ayağa kalktığında boyu dört metreyi buluyormuş.<br />
Bebek dev, mama, mama, der dururmuş. Keloğlan onun acıktığını anlamış. Hani anne, baba, demiş.<br />
Bebek dev: " Anne, baba yok, gitti. " demiş.<br />
Keloğlan, ne istersin, deyince bebek dev, süt, süt, demiş. Keloğlan, iki saat bekleyebilir misin ? Ben bir koşu köye inip sana süt getireyim, deyince, bebek dev, olur, demiş. Keloğlan fırlamış, köye inmiş, köylüleri olaydan haberdar etmiş. Güğümlerle, bidonlarla süt köylüler tarafından taşınıp, bebek dev beslenmiş.<br />
<br />
Ertesi gün bebek dev, yanında köylüler olduğu halde, emekleyerek dağdan düze inmiş, köye gelmiş. Köydeki çiftlikler ve mandıralar bebek deve süt yetiştirmişler. Bebek dev birkaç ayda emeklemeyi bırakıp, ayağa kalkmış. Bebek devin köyde gezerken, köylülere iştahla baktığını kimse fark etmemiş. Sonraki günlerde adamlar ve kadınlar kaybolmaya başlamış. Keloğlan bebek dev geldikten sonra bu böyle oldu, diye düşünmüş. Bebek devi takip etmeye başlamış. Sonunda onu bir köylüyü yakalayıp ağzına götürürken görmüş.<br />
<br />
Keloğlan: " Hey bebek dev, bırak o köylüyü, yeme. " demiş. Bebek dev köylüyü bırakmış, köylü kaçıp gitmiş. " Ey bebek dev, ben seni mağarada bulduğumda çaresizdin. Sana yardım etmesem, hayatla mücadeleni kaybederdin. Köylülerin de sana yardımı büyük oldu. Neden onları yiyorsun? "<br />
" Şey! Ama köylüler çok tatlı. Çıtır çıtır yedim onları. "<br />
Sözün bittiği yer burasıymış. Keloğlan bebek devle konuşmasına devam etse ne olacakmış? Şöyle bir düşünmüş. " Bebek devi köylülerin başına bela eden benim. O zaman bu belayı ben defetmeliyim. " Keloğlan köylülerle birlikte bir sal yapmış. Bu sala bebek devi oturtmuşlar ve eline bir kürek verip denize uğurlamışlar. Bebek dev bol bol kürek çekmiş ve bir adaya ayak basmış. Bu adada insan yokmuş, hayvan yokmuş. Bebek dev et yiyememiş ama ot ve yaprak yemiş. Yıllar geçmiş, boyu on metreye ulaşmış. O, bir bebekken Keloğlan'ın ve köylülerin ettiği yardımları unutmamış. Köylülere yaptığı haksızlığı utanarak anımsamış.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN'I ÇARMIHA GERDİLER<br />
Keloğlan kasabaya tuz almaya gidiyormuş. Bakmış yolun ilerisinde arabın biri, evin etrafında dönüp duruyor. Keloğlan arabın yanına gelmiş ve arapla birlikte dönmeye başlamış. Keloğlan sormuş: " Ey arap, bu ev senin midir? "<br />
Arap cevap vermiş: " Evet, ev benimdir. Senin adın nedir? "<br />
" Benim adım Keloğlan'dır. Ya seninki? "<br />
" Benim adım da Bekir'dir. Nereye gidersin? "<br />
" Kasabaya giderim. Ya sen niye evin etrafında dönersin? "<br />
" Bir tür inanış. Ben uydurdum, döndükçe kötülükler evden uzaklaşır. "<br />
" Günde kaç defa dönersin? "<br />
" Aklıma geldikçe, kafama estikçe üç-beş defa. "<br />
" Dönmesen, yürümesen, dursan, diyen Keloğlan'a arap çok kızmış. "<br />
" Bana nasıl dönme dersin, " diyen arap Keloğlan'ı yakalayıp bağlamış. Daha sonra ağaç dallarından çarmıh hazırlayıp Keloğlan'ı bu çarmıha germiş. Ellerini, ayaklarını bağlamış. Haydi, bana müsaade, diyen arap yürüyüp gitmiş.<br />
<br />
Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım Keloğlan'ın haline acımış. Noktayı koyup, kalemi elinden atarak, defterin içine girmiş ve Keloğlan'ın yanında belirmiş. Onun bağlı olan ellerini ve ayaklarını çözmüş. Keloğlan, Serdar'a teşekkür etmiş. Sana bir can borcum var, demiş. Kendisini çarmıha geren arabın tekin biri olmadığını, burada fazla eğlenmemesini söyleyip hızlı adımlarla oradan uzaklaşmış.<br />
<br />
Serdar sağa-sola bakınırken arap gelmiş. Serdar'dan Keloğlan'ı bıraktığını öğrenen arap küplere binmiş. Bağırıp çağırmış. Hırsını alamayan arap Keloğlan'ı çarmıha gerdiği yere bu kez Serdar'ı bağlamış. Haydi, bana müsaade deyip yürüyüp gitmiş. <br />
<br />
Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş Keloğlan geri gelmiş. Serdar'ı çarmıhtan indirmiş. Sana can borcum ödendi, demiş. Bunun üzerine Serdar gelecekten geldiğini, yazdığı pek çok masalın yanı sıra Keloğlan masalları da yazdığını, şimdiye kadar yirmi tanesinin bittiğini söylemiş. Masalları internette yayınladığını, yayınevlerinin bunların bazılarını masal kitaplarına aldığını belirtmiş. <br />
<br />
Keloğlan: " İnternet nedir bilmem ama benim masallarımın kitaplara geçmesine çok sevindim. Herkes okuyor mu onları? "<br />
Serdar: " Evet Keloğlan. Herkes okuyor. "<br />
Keloğlan: " Dur bak Serdar, başımdan geçen birkaç olayı anlatayım. Onların da masalını yaz. "<br />
Serdar: " Tamam, olur Keloğlan. Ama önce buradan uzaklaşalım. Arap gelirse bu kez ikimizi birden çarmıha gerer, kurtaran da olmaz. "<br />
Keloğlan: " Doğru ya, ben arabı unutmuştum. O kadar yalvardım beni çarmıha gererken, bir merhamet göstermedi. "<br />
<br />
Serdar: " Bense araba hiç yalvarmadım. Yaptığının yanlış olduğunu söylemekle yetindim. Senin geri geleceğini biliyordum. Bu Keloğlan benim bildiğim Keloğlan ise, buralardan gitmemiştir, bizi seyrediyordur, diye düşünüyordum. Hani can borcum diyordun ya onu ödemek için. Ben senin kadar zeki olsam başka ne isterim. "<br />
<br />
Keloğlan: " Bütün sözlerin doğru. Anam haricinde herkes benim zeki olduğumu söyler. Şu gördüğün saksı boş değil yani. "<br />
Karşıdaki ormandan çıkan arabı gören Keloğlan ile Serdar ayrı yönlere bir kaçış kaçmışlar ki sormayın! İkisi aynı yöne kaçsalar ve araba yakalansalar kim kurtaracakmış? "<br />
Arap daha sonra evine girmiş, yemek yiyip, yatıp uyumuş. Gece yarısı şiddetli bir yağmur yağmış. Bu arada arabın evine yıldırım düşmüş. Arap artık yaşamıyormuş. <br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN İLE ULUDAĞ<br />
Bundan yıllar önce Anadolu'da bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan anasıyla birlikte karınca misali geçinir giderlermiş. Keloğlan çalışmayı sevmezmiş ama anasının zorlamasıyla iş bulup çalıştığı ve üç beş kuruş kazandığı olurmuş. Keloğlan bir gün bir gezginden duydukları karşısında neredeyse büyük dilini yutacakmış. Gezginin anlattığına göre, Uludağ'da yaşayan kocamış bir ihtiyar varmış ve bu ihtiyar 54 milyon yaşındaymış.<br />
<br />
Keloğlan kendi etrafında şöyle bir döndükten sonra: " Aboov! Sen ne diyorsun gezginim! Hiç o kadar yaşında insan olur muymuş? 54 yaşında deseydin inanırdım da öyle milyon yaşa falan benim aklım ermez. Peki, sen inanıyor musun ihtiyarın o kadar yaşadığına? "<br />
Bunun üzerine gezgin: " Tabi inanıyorum. İnanmasam sana söyler miyim? Kendisini yıllardır tanıyorum. Ben çocukken ihtiyardı, 30 yaşına girdim yine ihtiyar. Babam, dedem zamanında da ihtiyarmış. Dedemin dedesi de onu tanırmış ve o zamanda ihtiyarmış. En aşağı hesaba vursan 200 yıl çıkar. 200 yaş da az değil hani. "<br />
Keloğlan: " Onun orası öyle, 200 yaşında olabilir ama 54 milyon bana inanılmaz geldi. Hiç inanmadım. "<br />
Gezgin: " Seni tanırım Keloğlan, inanmadım dersin ama araştırma yapmaktan geri durmazsın. Ya doğruysa değil mi? Sen meraklı köylüsün. Uludağ'a gidersin. İhtiyarı bulursun. Onunla konuşursun. "<br />
<br />
Gezgin, Keloğlan'ı iyi tanıyormuş. Ertesi sabah anasından izin alan Keloğlan, Uludağ'a doğru yola çıkmış. Keloğlan yolda sormuş, soruşturmuş, yeni insanlarla tanışmış, konuyu araştırmış. Gezginin anlattıklarıyla insanların anlattıkları birebir örtüşüyormuş. Uludağ'da milyonlarca yıldır yaşayan bir ihtiyar varmış ve Keloğlan onunla bir an önce tanışmak için sabırsızlanıyormuş.<br />
<br />
Sonunda Keloğlan çok yaş yaşamış, dişleri dökülmüş, iki büklüm ihtiyarı bulmuş. Onunla koyu bir sohbete dalmış. Keloğlan sormuş: " Dedem, ben geldiğimde selam dedim, sen kafanı kaldırıp beni gördün ve hoş geldin Keloğlan, selam evladım, dedin. Benim adımı nereden biliyordun ki? Sanıyorum beni ilk kez görüyorsun."<br />
" Bak bu doğru Keloğlan. Seni ilk kez görüyordum ama adını biliyordum. Benimle görüşmeye gelenlerden bazıları Keloğlan deyip başından geçmiş bir olayı anlattılar. Aslanım, sen çok meşhursun. Gezgine de söyledim, şu Keloğlan'ı kap getir diye. Kendi gelmedi ama seni gönderdi. Benim için seni tanımak zor olmadı. "<br />
" Dedem, şu üç günlük dünyada derler, dünya sence de üç günlük müdür? "<br />
" Dünya üç günlük değildir. Beş günlük de değildir. Yaşadığı günlerin pek çoğunu değerlendirmiş, zamanını boşa geçirmemiş bilgili, kültürlü bir insan şu üç günlük dünyada deyimini kullanmaz. "<br />
" Dedem, bu dünyaya yalan dünya diyorlar. "<br />
" Olur mu Keloğlan? Dünya yalan olur mu? Tabi ki bu dünya gerçektir. "<br />
<br />
İki büklüm ihtiyar aniden doğruluvermiş: " Bak ben Uludağ'ım. 54 milyon yaşındayım. "<br />
Keloğlan: " Nee?! Sen Uludağ mısın? "<br />
" Tabi ya ne sandın? Uludağ'ın bir de insansal karşılığı olmalı. Dünya çapında bir dağ derdini anlatabilmeli. Bak Keloğlan, insanlar bir fikir ve düşünce sistemine bağlı kalmamalı. Diğer fikir ve düşüncelere saygı duymalı. Eleştiri kabul etmeli. "<br />
" Dedem Uludağ, seni üzdüysem beni affet. Nice zamandır bu sorular kafama takılıyordu. Soran öğrenir, sormayan ne öğrenmiş, derler. Ben de geldim, seninle tanıştım, memnun oldum. Misafirin iyisi erken kalkandır. İzin istiyorum. "<br />
" İzin senindir Keloğlan. Ama çok erken kalktın. "<br />
" Dedem, bu kadarı yeterli. Konuştuklarımızı anlatmama izin çıkar mı? "<br />
" Çıkar. Ben sözlerimin arkasındayım. "<br />
<br />
Keloğlan düze indikten sonra köyünde ve diğer köy ve kasabalarda Uludağ'la konuştuklarını anlatmış. Herkes, Keloğlan'ın anlattıklarını ilgiyle dinlemiş. Bir kişi bile karşı çıkan olmamış. Doğru söze ne denir? Demek ki doğru söyleyen dokuz köyden kovulmuyormuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLAN'IN FÜZESİ<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde Keloğlan yaşarmış. Uzaya meraklıymış. Bir gün bir füze bulmuş. Füzeyle Jüpiter'e gitmiş. Uzayda tur atmış. Sonra dünyaya dönmüş. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
KELOĞLAN VE KORSANLAR<br />
Bir Keloğlan varmış. Kayıkla denize açılmış. Korsanlar, kayığı almışlar. Keloğlan'ı denize atmışlar. Keloğlan yüzerek kıyıya çıkmış. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
KELOĞLAN'IN SARAYLARI<br />
Evvel zaman içinde bir Keloğlan yaşarmış. Rüyasında hazine üstünde yattığını görmüş. Evin altını kazıp, hazineyi bulmuş. 365 tane saray yaptırmış. Padişahın kızıyla evlenmiş. Masalımız da burada bitmiş.<br />
<br />
------------------------------------------------<br />
<br />
BANA KELOĞLAN DERLER<br />
Tarlaya biber ektim<br />
Bahçeye fidan diktim<br />
Şu masal dünyasında<br />
Keloğlan olarak tektim.<br />
<br />
Kimse beni geçemez<br />
Benimle yarışamaz<br />
Benim aştığım yüce<br />
Dağları onlar aşamaz.<br />
<br />
La Fonten saraylarda<br />
Fransa'da, İspanya'da<br />
Tatlı hayat yaşamış<br />
Kralların sofrasında.<br />
<br />
Andersen dersen İsveç'te<br />
Aklı fikri gelgeçte<br />
Masallar yazmış ama<br />
Beynimizde süzgeçte.<br />
<br />
Grimm Kardeşler vardır<br />
Onlar birer Alman'dır<br />
Almanlara sorarsan<br />
Dertlerine dermandır.<br />
<br />
Bana ne La Fonten'den<br />
Andersen'den, Grimm'den<br />
Avrupa'da masal kitaplarında<br />
Var mı hiç Keloğlan'dan?<br />
<br />
Ben bana benziyorum<br />
Anadolu çocuğuyum<br />
Beni sallamayanı<br />
Sallar söker atarım.<br />
<br />
Masal kitabı basanlar<br />
Yerli yazara kızanlar<br />
La Fonten, Grimm deyip<br />
Andersen'den çıkanlar.<br />
<br />
Ey yayınevleri<br />
Bilgi, kültür evleri<br />
Yerli yazar yok, Avrupa çok<br />
Avrupa kültür evleri.<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------<br />
<br />
DEĞİRMENCİ KELOĞLAN İLE ARAP<br />
Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan tembellikten bıkmış. Arabın biriyle ortak olmuş ve bir değirmen satın almış. Keloğlan kısa zamanda değirmenciliğe alışmış. Gelen buğday, arpa ve mısırı değirmende öğütüp un yapıyor ve para kazanıyormuş. Bazı müşteriler para yerine öğütülen tahılın birazını değirmen hakkı olarak bırakırlarmış.<br />
<br />
Keloğlan'ın ortağı arap gün boyu geziyor ve akşamüstü gelip hasılatı alıyormuş. Öğütülen tahılı arabasına yükleyip kasabada satıyormuş. Arap giderek zenginleşmiş. Keloğlan ise, fakir kalmış.<br />
<br />
Aradan aylar geçmiş. Bakmış Keloğlan olacak gibi değil, arap kazancın hepsini alıyor. Araba oyun oynamaya karar vermiş. Arap geldiği zamanlar, bugün müşteri gelmedi, kazanç olmadı diyerek, hasılatı eve götürüp anasına vermiş. Öğütülen tahılı ambara saklamış.<br />
<br />
Bir yıl sonra arap değirmenden umudunu kesmiş ve Arabistan'a gitmiş. Keloğlan değirmende çok çalışarak zengin olmuş. Padişahın kızıyla evlenerek mutlu olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN İLE KELAYNAK KUŞU<br />
Vakti zamanında ülkenin birinde en güzel kel yarışması düzenlenmiş. Çok sayıda kelin katıldığı bu yarışmada Keloğlan ile Kelaynak finale kalmış. Keloğlan Kelaynak'ın güzel olduğuna inanıyormuş. Yarışmayı onun kazanacağını sanıyormuş ama buraya gelirken anasının, birinci olmadan, ödülü almadan sakın gelme. Seni eve koymam bilmiş ol, demesini de hiç unutmamış. Ne yapıp edip yarışmayı kazanmalıymış.<br />
<br />
Keloğlan ile Kelaynak geceyi geçirecekleri handa odalarına çekilmişler. Daha sonra Keloğlan Kelaynak'ın odasına gitmiş. Bakmış Kelaynak aynanın karşısına geçmiş kel kafasını kaşıyor. Keloğlan, sen güzelsin, sen benden güzelsin, sen en güzelsin, diyerek Kelaynak'ı övmeye başlamış. Bunun üzerine Kelaynak şişinmiş, kabarmış. Sonunda ayna çatlamış, Kelaynak patlamış. Kelaynak'tan kurtulan Keloğlan gidip odasına yatmış. Ertesi gün rakibi gelmediği için birinci seçilen Keloğlan yüz akçe ödülü alıp evinin yolunu tutmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN DAĞLAR PADİŞAHI<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan zamanla büyüyüp gelişmiş. 20 yaşına girmiş. Mert, yiğit biriymiş ama çalışmayı sevmez, boş gezenin boş kalfası misali koca boyuyla gezer dururmuş. Garip anacığı çalış, para kazan dedikçe, para benim neyime, deyme ana keyfime, yazık olur emeğime, et doldur tabağıma, dermiş.<br />
<br />
Günlerden bir gün Keloğlan iftiraya uğramış, kolculara yakalanmamak için, dağlara kaçmış. O yörenin beyi, Keloğlan'ı altınlarımı çaldı diye suçlarmış. Beyin baskısından yıllardır bıkıp usanan köylüler, Keloğlan'a ekmek, yemek götürerek onun dağları mesken tutmasını sağlamışlar. Bir iki derken, tarlalarda karın tokluğuna çalışmak istemeyen on köylü Keloğlan'ın çevresinde saf tutmuş. Keloğlan gücüne güç katmış ve bir gün adamlarıyla düze inerek beyi sindirip korkutmuş. Tarlalarda ırgatlık yapan köylüler, Keloğlan'ın yanına gelerek, sen çok yaşa emi Keloğlan diye bağırmışlar. Kolcular, Keloğlan'ın etrafını sarınca araya girerek Keloğlan'ı dağa kaçırmışlar.<br />
<br />
Olanlardan haberdar olan o ülkenin padişahı tebdil kıyafet gelerek köylülerle konuşmuş, Keloğlan'la tanışmış. Onun iftiraya uğradığını anlamış. Sonradan kimliğini açıklamış ve Keloğlan'ı sarayına davet etmiş. Sarayda padişahın dünya güzeli kızını gören Keloğlan kıza aşık olmuş. Kız da ününü duyduğu Keloğlan'ı görür görmez sevmiş. Sonraki bir gün Keloğlan anasıyla gelerek padişahtan kızını istemiş. Padişah kızını Keloğlan'a vermiş. Düğün günü bey bir kenarda eğlenceleri izlerken, onun baskısından kurtulmuş olan köylüler oynamışlar, eğlenmişler. Yıllar sonra bile çocuklarına, torunlarına Keloğlan Dağlar Padişahı diyerek anılarını anlatmışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
BEBEK KELOĞLAN<br />
Bakla, ye bakla at takla<br />
Limon, ye limon denizde somon<br />
Kavun, ye kavun derdinle avun<br />
Soğan, ye soğan gece yarısı Keloğlan'dır doğan.<br />
Ebe, oğlan doğdu der, sofada dokuz doğuran babaya. <br />
Baba koşar evinde on sekiz doğuran dedeye. <br />
Baba, oğlum oldu, baba oldum, der. <br />
Dede ayağa kalkar, gözün aydın, der.<br />
Sen baba oldun, ben dede, der. <br />
Sen baba, ben dede, diyerek oynamaya başlar. <br />
Bunun üzerine baba, sen dede, ben baba, diyerek oynar.<br />
Oynarlar da oynarlar.<br />
<br />
Sonradan baba geri gelir babası yanında.<br />
Babanın babası Keloğlan'ın dedesi,<br />
Tatlıya bağlandı torun hevesi.<br />
Bebek Keloğlan ağlar da ağlar.<br />
Ana, baba, dede kucağına alır, sorun yok.<br />
Keloğlan ağlıyor ama gözlerinde yaş yok.<br />
Onun amacı dünyaya geldiğini ilan etmektir.<br />
Daha doğar doğmaz hoş geldim demektir.<br />
Hoş geldin Keloğlan, yeni doğmuş bebek oğlan.<br />
Şimdi ağla büyüdüğünde ağlama, ağlatma.<br />
Sakın ola zalim olma<br />
Kılıcın değil, aklın keskin olsun.<br />
Geldiğini görenler korkmasın, gülümsesin<br />
Anlattıklarından ders çıkarıp hayatı özümsesin.<br />
<br />
SON<br />
<br />
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN SITMA SAVAŞI  <br />
Eski zamanlarda bir ülkenin padişahının yüz tane çocuğu varmış. Bu çocukların ellisi oğlan, ellisi kızmış. Padişah oğlanlar büyüdükçe onları değişik şehirlere sancak beyi olarak göndermiş. Kızlarını ise, sevdikleri gençlerle evlendirmiş. Sadece biri, evlenmeye yanaşmamış. Bu da padişahın kızlarının en güzeli olan en küçük kızıymış. Bütün taliplerini geri çevirmiş. Çünkü hiç birinde aradığı özellikler yokmuş. Benim evleneceğim erkek mütevazi, cesur, bilgili ve atılgan olmalı diyormuş. <br />
<br />
Günün birinde bu ülkede ateşli bir hastalık olan sıtma baş göstermiş. Hastalık kısa sürede yayılmış. Pek çok insan yataklara düşmüş. Ülkenin hekimleri, bilginleri hastalığın çaresini bulamamış. Padişah, hastalığı önleyip, hastaları iyileştirene on eşek yükü altın vereceğini bildirmiş. Ayrıca en küçük kızını bu kişiyle evlendireceğini ilan etmiş. Olanlardan haberdar olan Keloğlan anasından izin alıp başkente gitmiş.  Saray bahçesinde padişahın en küçük kızını gören ve onunla konuşan Keloğlan ata binerek dağlarda, ovalarda günlerce yol almış.  Şehirlere, köylere giderek hastalarla ve hasta yakını çocuklarla konuşmuş. Hastalar, sivrisinek soktuktan sonra bu hastalığa yakalandıklarını ve sivrisineklerin bataklıkta çoğalıp etrafa yayıldığını anlatmışlar. Birkaç hasta yakını çocuk, Keloğlan'a bataklığı ve buraya suyunu akıtan dereyi göstermiş. Keloğlan derenin akış yönünü değiştirip denize yönlendirerek, bataklığı kurutmayı planlamış. Böylece sivrisineklerin yaşam alanı yok olacakmış. Keloğlan'ın yanındaki çocuklar, komşu şehir ve köylere giderek olaydan diğer çocukların haberdar olmasını sağlamışlar. Keloğlan çağırıyor, gelmelisiniz, demişler. <br />
<br />
Birkaç gün sonra derenin kenarındaki ovada binlerce çocuk toplanmış. Bu çocuklar, Keloğlan'ın söylediklerini yaparak toprağı kazıp kanal açmışlar ve dereyi denize akıtmışlar.  Suyu kesilen bataklık, sıcak havanın etkisiyle on günde kurumuş. Oralardaki sivrisinek nesli yok olmuş. Keloğlan sivrisinek sokmasıyla ortaya çıkan sıtmanın önünü almış. Sıtmalı hastalara kına kına kabuklarından hazırladığı ilacı içirerek iyileşmelerini sağlamış. Padişahın verdiği on eşek yükü altının, bir eşek yükü bana yeter, diyerek dokuzunu çocuklara dağıtmış. Padişahın en küçük kızıyla evlenmiş. Düğün hediyesi olarak verilen sarayda yaşamaya başlamış. Anasını yanına almış. Üçü birlikte gelecek güzel günlere gülümseyerek bakmışlar. Masalımız da burada bitmiş. <br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN İLE BULUT<br />
Bir zamanlar Anadolu'da bir garip Keloğlan yaşarmış. Çalışmayı sevmezmiş ama bizim tarladan ürün toplanacak, gel bir el atıver Keloğlan, diyen konu komşunun yardımına koşarmış. Domates, biber, patlıcan toplarmış. İş bitince para veren olmaz, sadece öğle yemeği tarhana çorbası. Eh, öğlenleri evde anam zaten tarhana çorbası pişiriyor, neden çalışıp yorulayım der ve yan gelip yatarmış.<br />
<br />
Bir sabah vakti gökyüzünde bulutlar toplanmış, ortalık kararmış ve şiddetli bir yağmur başlamış. Yağdıkça yağmış ve sonunda yağmur damlaları birleşip sel olmuş. Çevrede ne ev bırakmış, ne ahır, ne tarla, ne bahçe. Hepsini silip süpürmüş, alıp götürmüş. Keloğlan ile anası bir ağaca çıkıp selden kurtulmuş.<br />
<br />
Yağmur yarım saatte dinmiş. Keloğlan ile anası ağaçtan inmiş. Keloğlan yağmura çok kızgınmış. Yağmuru yağdıran buluta seslenmiş:<br />
" Ey bulut, koca bulut, artık sen iyiyi unut.<br />
Nedir derdin çabuk söyle, bakma yüzüme öyle.<br />
Bir evi olanın evini yıktın, neden onları evsiz bıraktın?<br />
Anamla ben de evsiz olduk, dipsiz kuyularda dertlendik kaldık. "<br />
<br />
Keloğlan'ın sitem dolu sözleri üzerine bulut dile gelmiş:<br />
" Keloğlan, Keloğlan, utanıyorum, senin yüzüne bakamıyorum.<br />
Ben nedensiz sinirlenirim, bolca yağar geçer giderim.<br />
Düşünmem insanlar sağ mı kalır, hayvanlar ne olur?<br />
Tarlaları, bahçeleri talan eder geçerim. "<br />
Keloğlan'ın isteği üzerine bulut zamanı yirmi dört saat önceye almış. Ertesi gün yine o bölgeye yağmur yağmış ama azar azar, beş saatte yağmış ve hiçbir yeri su basmamış, sel gelmemiş. Böylece bulut meselelerin akılcı çözümlerle başarılı olabileceğini öğrenmiş olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------      <br />
<br />
KELOĞLAN CENGİZ HAN'IN HAZİNESİ<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. İş bulup çalışmaz, gezer dururmuş. Yolda gördüğü kedileri, köpekleri kovalarmış. Sincaplara taş atar, ördeklerin peşinden bağırır, onların kaçışlarına bakarak eğlenirmiş.  Keloğlan bir gün methini çok duyduğu Cengiz Han'ın Hazinesi'ni bulmak üzere yola çıkmış. Eşek sırtında Konya'ya gelmiş. Oradan bir kervana katılarak, İran üzerinden Moğolistan'a gitmiş. Cengiz Han hazinesini bir nehrin altına gömdürmüş. Önce nehrin yatağı değiştirilmiş. Hazine gömülmüş. Sonra nehir eski yatağına döndürülmüş.<br />
<br />
Keloğlan sormuş, soruşturmuş, hazine hakkında bilgi toplamaya çalışmış ama boşunaymış. Tek bilinen şey, hazinenin bu nehrin altında olduğuymuş. Nehir dediğin de uzunluğuna çok uzun, genişliğine çok genişmiş. Moğollar, yerini bilsek hazineyi biz çıkarırdık, demişler.<br />
<br />
O yaz hiç olmadık bir olay olmuş. Havalar kurak gittiği için, nehir kurumuş. Bu durum Keloğlan için büyük şans olmuş ama hazinenin yerini bulmak imkansız gibi bir şeymiş. Keloğlan talihine güveniyormuş. Dağlara, tepelere çıkmış, kuru nehir yatağını seyretmiş. Nehir yatağında gezmiş, günlerce yürümüş. Kafasını şu düşünce kurcalıyormuş: Ben Cengiz Han'ın yerinde olsaydım, hazineyi nereye gömerdim?<br />
<br />
Sonunda dere yatağındaki bir kayanın dibindeki oyuktan çıkan maymunun elinde altın olduğunu görmüş. Oyuğu genişleten Keloğlan önüne çıkan merdivenlerden aşağı inmiş ve demir kapıyı açınca hazine odasına girmiş. Cengiz Han'ın Hazinesi işte buradaymış. Altınlar, elmaslar, zümrütler, yakutlar pek çokmuş. Altından kral taçları bile varmış. Bunlardan birazını yanındaki çuvala doldurmuş, yakındaki şehirden yiyecek, içecek ve yük taşımak için deve satın almış. Birkaç gün sonra Keloğlan girişi kaya parçasıyla kapatmış ve tam 54 deve yükü hazineyle yola çıkmış. Keloğlan hazinenin kalanını orada bırakmış. Şehirdeki develer o kadarmış ve daha deve bulabilse hazinenin hepsini alırmış.<br />
<br />
Keloğlan aylar sonra köyüne varmış. 54 deve yükü hazineyle gelmesine anası çok sevinmiş. Keloğlan anasına 2 deve yükü hazine hediye etmiş.<br />
<br />
Keloğlan ertesi gün çevrede ne kadar tarla, bağ, bahçe varsa satın almış ama eski sahiplerinin buraları ekip biçmesine ve ürünleri kullanmasına izin vermiş. Birkaç hafta içinde Anadolu'yu, birkaç sene içinde devletleri, krallıkları, imparatorlukları satın alarak dünyanın sahibi olmuş.  Dünya kurulalı beri savaşarak hiçbir hakanın başaramadığı işi, Keloğlan savaşmadan, kan dökmeden başarmış. Geçtiği yerlerde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan bir dünya imparatorluğu sevdalısı Cengiz Han'ın Hazinesi'yle bunu gerçekleştirmiş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN KARGA VE SUCUKÇU ARİF<br />
Başlarında baba yok ya, senenin birinde Keloğlan ile anası epey yokluk çekmişler. Kış yaklaşıyormuş ama kiler bomboşmuş. Sabah, akşam tarhana çorbası içe içe Keloğlan’ın ağzında yara çıkmış. Bir de acıyormuş o yara ki, sormayın gitsin. Kısacası yoksulluk batağına boğazlarına kadar batmışlar. Tarla yok, tapan yok, koyun yok, keçi yok. Ellerinde bir tek karakaçan kalmış. Taşıyacak yük olmayınca karakaçan ne işe yarar? Çayır, çimen otluyormuş, yiyip, içip yatıyormuş.<br />
<br />
Bir gün anası Keloğlan’a şöyle demiş:  “ Şu karakaçanı götür, sat. Otuz dersin, yirmi beşten aşağı verme. Pazarlık payı bırak. Kazanacağın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Eğer karakaçanı satmazsak kışın aç kalırız, bilmiş ol. “<br />
Keloğlan bu duruma çok üzülmüş ama elden ne gelir. Karakaçanı yularından tutup çekmiş:  “ Gel bakalım, karakaçan. Anamın dediklerini duydun. Seni satmamız lazım. Benim de içim acıyor ama şu yoksulluk başa bela. “<br />
Keloğlan pazarda karakaçana otuzdan kapı açmış, yirmi beş demiş, yirmi demiş, alan yok:<br />
“ Uy, ben ne yaparım şimdi. Anama ne derim Karakaçanı satamadan eve dönersem, anam beni sopayla öyle bir döver ki, sorma. Şimdiden her yanlarım sızlamaya başladı. “<br />
Sonunda adamın biri kafes içinde bir karga ile karakaçanı değiş, tokuş yapalım, demiş. “ Haydi Keloğlan, ver karakaçanı al kargayı. “<br />
Bunun üzerine Keloğlan:  “ Hiç olur mu, hemşerim, hiç onunla bu değişilir mi? Nerede görülmüş karakaçan ile karganın trampa edildiği. Sen ne iş yaparsın önce onu söyle. “<br />
Adam sakin bir şekilde:  “ Ben sucukçu Arif’im. Hayvan alır, keser, sucuk yapar, satarım. “<br />
Keloğlan karakaçanın kulağına eğilmiş:  “ Vay duydun mu karakaçan, adam sucukçuymuş. Seni buna satarsam hiç acımaz, keser, sucuk yapar. “<br />
Keloğlan’ın bu sözleri üzerine karakaçanın gözünden yaş gelmiş:  “ Ne olur beni satma, Keloğlan. Söz, bundan sonra sırtıma en ağır yükleri vursan gık demem. Eskisi gibi karşı çıkmam. Sırtıma da binersin, yirmi okkadan çok yük de taşırım.”<br />
<br />
Keloğlan, hayır satmıyorum, demiş ve pazarın başka tarafına doğru yürümüş. Ama adam peşini bırakmamış:  “ Bak Keloğlan, bu karga başka karga. Bazı karga türlerinin dört yüz sene yaşadığı biliniyor. Bu daha üç yüz yaşına girdi. Sana uzun seneler hizmet eder. Dedemin dedesinden kalmış. Ona da dedelerinden kalmış. Bilmem kaç nesil öncesinden dedem korsanmış. Bu kargayı beslermiş. Arkadaşlarından habersiz, onlar uyurken, korsan gemisinden bir sandık hazineyi alarak bir mağaraya götürüp gömmüş. Korsan dedem bir soygunda vurularak ölünce hazinenin yerini bilen sadece bu karga kalmış. Babam çok uğraştı, ben çok uğraştım, yalvardım, ayaklarına kapandım ama karga hazinenin yerini söylemiyor. Geçen gün ağzımdan kötü bir söz kaçırdım ve karga, sana, çocuğuna, soyuna, sopuna, hazinenin yerini söylemem, dedi. Ben de umudu kestim. Pazarda dolaşırken seni görmüş, beni bu kel çocuğa satarsan ona hazinenin yerini söylerim, dedi. Benim bütün çabam, uğraşım bundan. Hazineyi bulursan, onda birini versen razıyım. “<br />
<br />
Keloğlan kargadan yana dönmüş:  “ Ne dersin, karga, bunlar doğru mu? Hazinenin yerini bana söyleyecek misin? “ diye sormuş.<br />
Karga:  “ Seni sevdim, Keloğlan. Halinden garip ve yoksul olduğun belli ama seni zengin edeceğim. Arif’in dedikleri doğrudur. Hazinenin yerini bir sana söylerim.”<br />
Keloğlan:  “ Sağ ol karga. Dört yüz sene yaşarmışsın, ömrüne yüz sene de ben ekledim. Şu halde beş yüz yaşını geçersin. “<br />
Keloğlan sucukçu Arif’ten karakaçanı geri almaya geleceğini ve onu kesinlikle kesmeyeceği sözünü aldıktan sonra kargayı alarak evinin yolunu tutmuş.  Evde Keloğlan’ın karakaçanı bir kargaya değiştiğini duyan anası beyninden vurulmuşa dönmüş:  “ Hani nohut, mercimek? Biz kışın bu kargayı mı yiyeceğiz? “ Diye bağırarak sopasını kaptığı gibi Keloğlan’a vurmaya başlamış. Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Yandım anam, yandım anam, diye bağırarak koşarak uzaklaşmış.<br />
<br />
Akşamüstü hava kararmaya başlayınca Keloğlan evin yakınına gelip oturmuş. Biraz sonra anası dışarı çıkmış ve Keloğlan’ı görmüş:  “ Keloğlan, haydi gel, oğlum! Gel de içeride otur. Karga bana her şeyi anlattı. Ona inandım. Yarın kargayla gider, hazineyi bulur, getirirsin. Hazine bize her şeyi aldırır, gerekirse saray yaptırır. “<br />
Keloğlan, anasının sözleri üzerine eve girmiş.<br />
<br />
Ertesi sabah Keloğlan kafesteki karga ile birlikte yola çıkmış. Tez zamanda mağaraya varmışlar. Karga hazinenin yerini göstermiş. Koca taşı kaldırıp, toprağı kazınca, hazine sandığını bulmuşlar. Sandık, altınlar, gümüşler ve inci kolyelerle doluymuş. Keloğlan yanında getirdiği bez torbaya göz kararıyla hazinenin onda birini doldurmuş. Sucukçu Arif’e giderek, torbayı verip, karakaçanı geri almış. Daha sonra hazine sandığını büyükçe bir çuvala koyup karakaçana yüklemiş ve evinin yolunu tutmuş.<br />
<br />
Anası, Keloğlan’ı sevinçle karşılamış. Sandıktaki mücevherleri görünce sevinci iki katına çıkmış. Sandığı evin altındaki kilere saklamışlar. Kafesten çıkarılan karga kilerde nöbetçi kalmış. Keloğlan ertesi gün sandıktan bir avuç altın alarak karakaçanla birlikte pazara gitmiş. Pazardan, nohut, mercimek, kuru fasulye, un, tuz, bulgur, meyve, sebze, kurutulmuş et alıp eve dönmüş. Kiler yiyecek dolmuş. Artık Keloğlan, anası, karga ve karakaçan kışı rahatça geçirebilirmiş.<br />
<br />
Keloğlan anasının istediği sarayın yapımını yazın başlatmış. Sarayın yapımı bir yıl sürmüş. Daha sonra Keloğlan ile anası bu saraya taşınmış. Keloğlan padişahın dünya güzeli kızıyla evlenmiş. Hep birlikte uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.<br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN'IN ABLASI CANAN <br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Çalışmaktan hoşlanmaz, evde yan gelip yatarmış. Ara sıra bahçeye çıkar, çekirgeleri kovalarmış. Bahçede gördüğü akreplerin kuyruklarını keser, sonra da kuyruksuz akrebin kaçışını seyredermiş. Günlerden bir gün Keloğlan kasabaya gitmiş. Bu kasabada tellal davul çalıyor ve hazır işte çalışacak gönüllü arandığını haykırıyormuş. Olay tanıtım amaçlıymış. Canı isteyen işi yerinde gidip görebiliyormuş. Gidip görmek bedavaymış. Bu işe Keloğlan'ın kafası yatmış. Akşamüstü eve dönünce anasına olanları anlatmış. İşyeri Yalova'nın yakınlarında bir yerdeymiş.<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan'ın anası: " Ah oğlum, kader çekiyor. Biliyorsun yıllar önce ablan Canan Yalova'ya gittiydi, tıpkısının aynısı bir işte çalışmak üzere. Kızlar ve kadınlar mutlaka çalışmalı. Onlar çalışmasın, evde otursun diye bir düşünce olamaz. Bu durum erkeklerin uydurmasıdır. Amaç, kızları, kadınları geri planda bırakmaktır. Git oraya ablanı bul. Seni yanına alsın. Çalış, üret, bir işe yara. "<br />
<br />
Keloğlan ertesi gün köyü Alaca'dan Bursa'ya gelmiş. Bursa'dan o gün öğle vakitleri 16 at koşmaya başlamış. 4 gün 3 gece at üstünden inmeden Kütahya, İzmir, Balıkesir üzerinden yeni atlıların katılımıyla Yalova'ya gelinmiş. Kurutulmuş et, peksimet yiyerek ve kırbadan su içerek bu mümkün olmuş. Atlılar, ihtiyaçlarını at üstünde karşılamışlar.<br />
<br />
Yalova'da Keloğlan ablasını değil, ablası Keloğlan'ı bulmuş. Keloğlan gelenler arasında denince ortalık karışmış. Her bir tanıtımcı, Keloğlan'la tanışmak için, fırsat kollamış. Keloğlan'ın ablası hepsini durdurmuş: " Durun bakalım, gelen Keloğlan'dır ama benim kardeşimdir. Sizin hepinizin toplamından daha fazla benim onunla görüşmeye hakkım vardır. " deyince görevliler durmuşlar. Sonunda Canan Keloğlan'la buluşmuş. Hayır, hayır, beklediğiniz gibi Keloğlan'la ablası birbirlerine sıkıca sarılmamışlar. Sadece el sıkışmışlar ve masanın iki yanındaki taburelere karşılıklı oturmuşlar.<br />
<br />
Canan söze şöyle bir giriş yapmış: " Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Be kardeşim bu kadar mı olur? Fakirsin, işin yoktur, çalışmazsın, dağ-taş gezersin. 6 yıldır buradayım. Burada çalışanlar, gelen giden müşteriler senden bahsederler. Seni anlatırlar. Bazen Karabey bizi salonda toplar ve iki kolunu yukarı kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra, biliyor musunuz, geçen günlerden birinde Keloğlan ne yapmış, deyip başından geçmiş bir olayı anlatır. Acıklı bir olay bile olsa mutlaka güldürüşlü yanı vardır ve biz bu fırsatı kaçırmayıp güleriz. Ey kardeşim, sen ne yaptın da bu kadar tanındın, meşhur oldun? "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan utana, sıkıla: " Ben bir şey yapmadım da insanlar benim iyi niyetimi sevdiler. Hayat yarışında beni öne çıkardılar. Önde olmak benim de işime geldi. Macera peşinde koşup onlara malzeme hazırlamak istedim. "<br />
Daha sonra Canan Keloğlan'a buraya niye getirildiğini anlatmış. Buradaki geniş arazilerin sahibi Karabey'miş. Karabey çok iyi niyetliymiş. Hayatla yaptığı mücadeleyi kaybetmiş veya kaybetmek üzere olanlara yardımcı olmayı kendine rehber edinmiş. Geniş tarlalar hazırlamış: Domates, biber, patates, patlıcan tarlaları. Tarlayı kazmış, tohumu atmış, can suyunu dökmüş, tarla alıcı bekliyor. Geniş çiftlikler hazırlamış: Koyun, keçi, tavuk, güvercin çiftlikleri. Her çiftlikte 100'er tane koyun, keçi ve 500'er tane tavuk, güvercin.<br />
<br />
Altını ver istediğin çiftliği ister satın al, ister kirala.<br />
Tarlalar, 10 - 20 altın arası satın alınıyor.<br />
Çiftlikler, 40 - 50 altın arası satın alınıyor.<br />
İşte sana hazır iş. Seç seçebildiğini.<br />
<br />
Keloğlan: " Ablam, söylediklerin beni etkiledi. Ben de tarladır, çiftliktir, birinden birisine sahip olmak isterdim ama şu kadar, bu kadar altın diyorsun. Nerede bende o kadar altın? 18 yaşındayım ama hiç altınım olmadı. Birkaç yıl önce Celep Ali'nin elinde bir altın gördüydüm ya aldırma. Benim altınla alışverişim işte bundan ibaret. "<br />
<br />
Canan: " Bak kardeşim, biz buraya insanları kazandırmak için getiriyoruz. Altının yoksa al tarlayı, çiftliği kirala, kazandıktan sonra öde. Örneğin, domates tarlası diyelim. Domatesler olgunlaşınca topluyoruz, tartıyoruz ve parasını ödüyoruz. Senin yapacağın tarlanın bakımını yapmak. Eğer tarlayı kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. Diğer yarısını kira karşılığı olarak alıyoruz. 5 yıl sonra tarla senin olacak. Örneğin, koyun çiftliği, her gün gelip süt sağıyoruz, parasını ödüyoruz. Koyunları otlatmak senin görevin. Çiftliği kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. 5 yıl sonra çiftlik senindir. Burada bu sistemden ekmek yiyen 1.000'den fazla çalışan var. Hem kazanıyoruz hem kazandırıyoruz. "<br />
<br />
Canan 4 saat dil dökmüş, anlatmış. Arada yaşam ve hayat hakkında pek çok şey konuşmuşlar. Sonunda konu satın alma ve kazanç işine dönmüş. Keloğlan'ın direnci karşısında Canan ipin ucunu bırakıvermiş. Kardeşini bir iş sahibi etme düşüncesi yok olmuş.<br />
Devran dönmüş, gün dönmüş, neredeyse akşam olacakmış. Keloğlan'la birlikte gelenlerden birkaçı orada kalmış. Tarladır, çiftliktir satın alanlar, kiralayanlar olmuş. Keloğlan ablasıyla vedalaşıp atına binmiş. Hoşça kalın, demiş. Oradakiler, güle güle git Keloğlan, demişler.<br />
<br />
Keloğlan evine vardığında olanları anasına anlatmış. Ablamın selamı var, demiş. Yakında bir gün ablasının kendilerini ziyarete geleceğini söylemiş. Müjdeyi alan anası evde temizliğe başlamış. Canan bu, belli mi olur, yarın çıkar gelirmiş. Keloğlan ile anası Canan'ı bekleye dursun gökten dört elma düşmüş. Elmaların biri Keloğlan'ın, biri anasının, biri de Canan'ınmış. Son kalan elma okuyucularınmış<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------  -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN DENİZDEN BABAM ÇIKTI<br />
Geçmiş zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan'ın bir de anası varmış. Başka kimi, kimsesi yokmuş. Keloğlan dağda, bayırda gezen, dereden, gölden su içen, işsiz, güçsüz bir gençmiş. Anası yat deyince yatar, kalk deyince kalkarmış. Sabahları tarhana çorbası içer, akşama kadar bahçede fare kovalarmış.<br />
<br />
Günlerden bir gün anası Keloğlan'a fena kızmış:  " A benim tembel oğlum, bırak fare peşinde koşmayı, çığlık atıp onları korkutmayı. Bak öğlene yemek yok. Evden oltayı al da git denizden balık tut. Hem öğlene hem akşama yemeğimiz olur. "<br />
Bunun üzerine Keloğlan:  " Ama ana, ben balık tutmayı bilmem ki. " deyince anası:<br />
" Balık tutmayı bilmiyorsun ama yemeyi biliyorsun. Şimdi sahilde balık tutanlar vardır. Sor, sana öğretirler. Haydi, rastgele. "<br />
<br />
Keloğlan oltayı almış, denizin yolunu tutmuş. Sahilde balıkçılara sormuş, balık nasıl tutulur, öğrenmiş. Oltanın ucuna yem takmış, denize atmış. Bir saat beklemiş, sonunda oltanın ipi gerilmiş. Oltaya kocaman bir balık yakalandığı belliymiş. Balıkçılardan yardım istemiş. Balıkçılar, yardıma koşmuş, oltayı çekmişler ve hayretten donakalmışlar. Oltanın ucunda bir adam varmış, adam ayağa kalkmış.<br />
Keloğlan: " Denizden babam çıktı. " diye bağırmış. Gitmiş babasına sarılmış.<br />
Babası: " Yoksa sen benim oğlum Keloğlan mısın? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " Evet baba, ben Keloğlanım. Sekiz yaşımdan beri seni görmedim. Anam, baban bir gün dönecek, derdi. İşte döndün. "<br />
Balıkçılar: " Aman Keloğlan, denizden babam çıksa yerim derdin. Sakın babanı yeme. Onun yerine bu balıkları kızart, ye. " diyerek Keloğlan'a bir sepet balık vermişler.<br />
<br />
Keloğlan'ın, babasıyla döndüğünü gören anasının sevincine diyecek yokmuş. Keloğlan tef çalmış, anasıyla babası oynamış. Öğle ve akşam yemeğinde balık yiyen Keloğlan, anası ve babası sonradan uyumak için odalarına çekilmişler. Sabahleyin uyanan Keloğlan babasını evde bulamamış. Ana, babam nerede, diye sormuş. <br />
Anası:  " Bilmem oğul, uyandığımda yatakta yoktu. Gelip bizim durumumuzu görüp gitti. " Keloğlan, nereye gitmiştir, deyince, anası:  " Nereye gidecek oğul, denizden geldi, denize gitmiştir. "<br />
" Ana, ben şimdi oltayı denize atsam yine denizden babam çıkar mı? "<br />
" Hayır çıkmaz. Uyumadan önce baban bana bazı şeyler anlattı. Geldiği yerde rahatı yerindeymiş. Derdi, kederi yokmuş. Oğlum, dedi ağladı, beni de ağlattı. Sonradan ben uyumuşum, uyandığımda gitmişti. "<br />
" Sence babamı bir daha görebilecek miyiz? "<br />
" Görürüz de ne zaman görürüz bilmem. Oğlum denize ara sıra olta atsın, beni yakalamaya baksın dediydi ya kaç zaman sonra oltaya takılır bilinmez. Sen şimdi onu bunu boşver de babanı gördüğünün keyfini sür. Herkese denizden babası çıkmıyor bilmiş ol. "<br />
<br />
SON<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------         <br />
<br />
KELOĞLAN BEBEK DEV<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bol bol yemek yer, bel bel bakınır, yan gelip yatarmış. Anası bir gün kızmış Keloğlan'a:  " A benim kel oğlum. Bütün gün yatmasan, bir işe yarasan, bak önümüz kış, dağdan odun kır getir, benden sana alkış. " demiş. Bunun üzerine Keloğlan, anasını daha fazla üzmemek için, baltayı kaptığı gibi dağa çıkmış.<br />
<br />
Keloğlan dağda kesilecek ağaç aramış, durmuş. Onurlu, kişilik sahibi insan yaş ağaca balta vurmazmış ya, Keloğlan da dağda boşu boşuna kuru ağaç aramış. Keloğlan ağaçlara acıya dursun ilerden bir yerlerden bebek ağlaması, ınga sesi duymuş. Keloğlan sesin geldiği yöne doğru gitmiş ve sonunda büyük bir mağarada ağlayan kocaman bir bebek devle karşılaşmış. Bebek dev mağara duvarına tutunup ayağa kalktığında boyu dört metreyi buluyormuş.<br />
Bebek dev, mama, mama, der dururmuş. Keloğlan onun acıktığını anlamış. Hani anne, baba, demiş.<br />
Bebek dev: " Anne, baba yok, gitti. " demiş.<br />
Keloğlan, ne istersin, deyince bebek dev, süt, süt, demiş. Keloğlan, iki saat bekleyebilir misin ? Ben bir koşu köye inip sana süt getireyim, deyince, bebek dev, olur, demiş. Keloğlan fırlamış, köye inmiş, köylüleri olaydan haberdar etmiş. Güğümlerle, bidonlarla süt köylüler tarafından taşınıp, bebek dev beslenmiş.<br />
<br />
Ertesi gün bebek dev, yanında köylüler olduğu halde, emekleyerek dağdan düze inmiş, köye gelmiş. Köydeki çiftlikler ve mandıralar bebek deve süt yetiştirmişler. Bebek dev birkaç ayda emeklemeyi bırakıp, ayağa kalkmış. Bebek devin köyde gezerken, köylülere iştahla baktığını kimse fark etmemiş. Sonraki günlerde adamlar ve kadınlar kaybolmaya başlamış. Keloğlan bebek dev geldikten sonra bu böyle oldu, diye düşünmüş. Bebek devi takip etmeye başlamış. Sonunda onu bir köylüyü yakalayıp ağzına götürürken görmüş.<br />
<br />
Keloğlan: " Hey bebek dev, bırak o köylüyü, yeme. " demiş. Bebek dev köylüyü bırakmış, köylü kaçıp gitmiş. " Ey bebek dev, ben seni mağarada bulduğumda çaresizdin. Sana yardım etmesem, hayatla mücadeleni kaybederdin. Köylülerin de sana yardımı büyük oldu. Neden onları yiyorsun? "<br />
" Şey! Ama köylüler çok tatlı. Çıtır çıtır yedim onları. "<br />
Sözün bittiği yer burasıymış. Keloğlan bebek devle konuşmasına devam etse ne olacakmış? Şöyle bir düşünmüş. " Bebek devi köylülerin başına bela eden benim. O zaman bu belayı ben defetmeliyim. " Keloğlan köylülerle birlikte bir sal yapmış. Bu sala bebek devi oturtmuşlar ve eline bir kürek verip denize uğurlamışlar. Bebek dev bol bol kürek çekmiş ve bir adaya ayak basmış. Bu adada insan yokmuş, hayvan yokmuş. Bebek dev et yiyememiş ama ot ve yaprak yemiş. Yıllar geçmiş, boyu on metreye ulaşmış. O, bir bebekken Keloğlan'ın ve köylülerin ettiği yardımları unutmamış. Köylülere yaptığı haksızlığı utanarak anımsamış.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN'I ÇARMIHA GERDİLER<br />
Keloğlan kasabaya tuz almaya gidiyormuş. Bakmış yolun ilerisinde arabın biri, evin etrafında dönüp duruyor. Keloğlan arabın yanına gelmiş ve arapla birlikte dönmeye başlamış. Keloğlan sormuş: " Ey arap, bu ev senin midir? "<br />
Arap cevap vermiş: " Evet, ev benimdir. Senin adın nedir? "<br />
" Benim adım Keloğlan'dır. Ya seninki? "<br />
" Benim adım da Bekir'dir. Nereye gidersin? "<br />
" Kasabaya giderim. Ya sen niye evin etrafında dönersin? "<br />
" Bir tür inanış. Ben uydurdum, döndükçe kötülükler evden uzaklaşır. "<br />
" Günde kaç defa dönersin? "<br />
" Aklıma geldikçe, kafama estikçe üç-beş defa. "<br />
" Dönmesen, yürümesen, dursan, diyen Keloğlan'a arap çok kızmış. "<br />
" Bana nasıl dönme dersin, " diyen arap Keloğlan'ı yakalayıp bağlamış. Daha sonra ağaç dallarından çarmıh hazırlayıp Keloğlan'ı bu çarmıha germiş. Ellerini, ayaklarını bağlamış. Haydi, bana müsaade, diyen arap yürüyüp gitmiş.<br />
<br />
Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım Keloğlan'ın haline acımış. Noktayı koyup, kalemi elinden atarak, defterin içine girmiş ve Keloğlan'ın yanında belirmiş. Onun bağlı olan ellerini ve ayaklarını çözmüş. Keloğlan, Serdar'a teşekkür etmiş. Sana bir can borcum var, demiş. Kendisini çarmıha geren arabın tekin biri olmadığını, burada fazla eğlenmemesini söyleyip hızlı adımlarla oradan uzaklaşmış.<br />
<br />
Serdar sağa-sola bakınırken arap gelmiş. Serdar'dan Keloğlan'ı bıraktığını öğrenen arap küplere binmiş. Bağırıp çağırmış. Hırsını alamayan arap Keloğlan'ı çarmıha gerdiği yere bu kez Serdar'ı bağlamış. Haydi, bana müsaade deyip yürüyüp gitmiş. <br />
<br />
Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş Keloğlan geri gelmiş. Serdar'ı çarmıhtan indirmiş. Sana can borcum ödendi, demiş. Bunun üzerine Serdar gelecekten geldiğini, yazdığı pek çok masalın yanı sıra Keloğlan masalları da yazdığını, şimdiye kadar yirmi tanesinin bittiğini söylemiş. Masalları internette yayınladığını, yayınevlerinin bunların bazılarını masal kitaplarına aldığını belirtmiş. <br />
<br />
Keloğlan: " İnternet nedir bilmem ama benim masallarımın kitaplara geçmesine çok sevindim. Herkes okuyor mu onları? "<br />
Serdar: " Evet Keloğlan. Herkes okuyor. "<br />
Keloğlan: " Dur bak Serdar, başımdan geçen birkaç olayı anlatayım. Onların da masalını yaz. "<br />
Serdar: " Tamam, olur Keloğlan. Ama önce buradan uzaklaşalım. Arap gelirse bu kez ikimizi birden çarmıha gerer, kurtaran da olmaz. "<br />
Keloğlan: " Doğru ya, ben arabı unutmuştum. O kadar yalvardım beni çarmıha gererken, bir merhamet göstermedi. "<br />
<br />
Serdar: " Bense araba hiç yalvarmadım. Yaptığının yanlış olduğunu söylemekle yetindim. Senin geri geleceğini biliyordum. Bu Keloğlan benim bildiğim Keloğlan ise, buralardan gitmemiştir, bizi seyrediyordur, diye düşünüyordum. Hani can borcum diyordun ya onu ödemek için. Ben senin kadar zeki olsam başka ne isterim. "<br />
<br />
Keloğlan: " Bütün sözlerin doğru. Anam haricinde herkes benim zeki olduğumu söyler. Şu gördüğün saksı boş değil yani. "<br />
Karşıdaki ormandan çıkan arabı gören Keloğlan ile Serdar ayrı yönlere bir kaçış kaçmışlar ki sormayın! İkisi aynı yöne kaçsalar ve araba yakalansalar kim kurtaracakmış? "<br />
Arap daha sonra evine girmiş, yemek yiyip, yatıp uyumuş. Gece yarısı şiddetli bir yağmur yağmış. Bu arada arabın evine yıldırım düşmüş. Arap artık yaşamıyormuş. <br />
<br />
SON<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
KELOĞLAN İLE ULUDAĞ<br />
Bundan yıllar önce Anadolu'da bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan anasıyla birlikte karınca misali geçinir giderlermiş. Keloğlan çalışmayı sevmezmiş ama anasının zorlamasıyla iş bulup çalıştığı ve üç beş kuruş kazandığı olurmuş. Keloğlan bir gün bir gezginden duydukları karşısında neredeyse büyük dilini yutacakmış. Gezginin anlattığına göre, Uludağ'da yaşayan kocamış bir ihtiyar varmış ve bu ihtiyar 54 milyon yaşındaymış.<br />
<br />
Keloğlan kendi etrafında şöyle bir döndükten sonra: " Aboov! Sen ne diyorsun gezginim! Hiç o kadar yaşında insan olur muymuş? 54 yaşında deseydin inanırdım da öyle milyon yaşa falan benim aklım ermez. Peki, sen inanıyor musun ihtiyarın o kadar yaşadığına? "<br />
Bunun üzerine gezgin: " Tabi inanıyorum. İnanmasam sana söyler miyim? Kendisini yıllardır tanıyorum. Ben çocukken ihtiyardı, 30 yaşına girdim yine ihtiyar. Babam, dedem zamanında da ihtiyarmış. Dedemin dedesi de onu tanırmış ve o zamanda ihtiyarmış. En aşağı hesaba vursan 200 yıl çıkar. 200 yaş da az değil hani. "<br />
Keloğlan: " Onun orası öyle, 200 yaşında olabilir ama 54 milyon bana inanılmaz geldi. Hiç inanmadım. "<br />
Gezgin: " Seni tanırım Keloğlan, inanmadım dersin ama araştırma yapmaktan geri durmazsın. Ya doğruysa değil mi? Sen meraklı köylüsün. Uludağ'a gidersin. İhtiyarı bulursun. Onunla konuşursun. "<br />
<br />
Gezgin, Keloğlan'ı iyi tanıyormuş. Ertesi sabah anasından izin alan Keloğlan, Uludağ'a doğru yola çıkmış. Keloğlan yolda sormuş, soruşturmuş, yeni insanlarla tanışmış, konuyu araştırmış. Gezginin anlattıklarıyla insanların anlattıkları birebir örtüşüyormuş. Uludağ'da milyonlarca yıldır yaşayan bir ihtiyar varmış ve Keloğlan onunla bir an önce tanışmak için sabırsızlanıyormuş.<br />
<br />
Sonunda Keloğlan çok yaş yaşamış, dişleri dökülmüş, iki büklüm ihtiyarı bulmuş. Onunla koyu bir sohbete dalmış. Keloğlan sormuş: " Dedem, ben geldiğimde selam dedim, sen kafanı kaldırıp beni gördün ve hoş geldin Keloğlan, selam evladım, dedin. Benim adımı nereden biliyordun ki? Sanıyorum beni ilk kez görüyorsun."<br />
" Bak bu doğru Keloğlan. Seni ilk kez görüyordum ama adını biliyordum. Benimle görüşmeye gelenlerden bazıları Keloğlan deyip başından geçmiş bir olayı anlattılar. Aslanım, sen çok meşhursun. Gezgine de söyledim, şu Keloğlan'ı kap getir diye. Kendi gelmedi ama seni gönderdi. Benim için seni tanımak zor olmadı. "<br />
" Dedem, şu üç günlük dünyada derler, dünya sence de üç günlük müdür? "<br />
" Dünya üç günlük değildir. Beş günlük de değildir. Yaşadığı günlerin pek çoğunu değerlendirmiş, zamanını boşa geçirmemiş bilgili, kültürlü bir insan şu üç günlük dünyada deyimini kullanmaz. "<br />
" Dedem, bu dünyaya yalan dünya diyorlar. "<br />
" Olur mu Keloğlan? Dünya yalan olur mu? Tabi ki bu dünya gerçektir. "<br />
<br />
İki büklüm ihtiyar aniden doğruluvermiş: " Bak ben Uludağ'ım. 54 milyon yaşındayım. "<br />
Keloğlan: " Nee?! Sen Uludağ mısın? "<br />
" Tabi ya ne sandın? Uludağ'ın bir de insansal karşılığı olmalı. Dünya çapında bir dağ derdini anlatabilmeli. Bak Keloğlan, insanlar bir fikir ve düşünce sistemine bağlı kalmamalı. Diğer fikir ve düşüncelere saygı duymalı. Eleştiri kabul etmeli. "<br />
" Dedem Uludağ, seni üzdüysem beni affet. Nice zamandır bu sorular kafama takılıyordu. Soran öğrenir, sormayan ne öğrenmiş, derler. Ben de geldim, seninle tanıştım, memnun oldum. Misafirin iyisi erken kalkandır. İzin istiyorum. "<br />
" İzin senindir Keloğlan. Ama çok erken kalktın. "<br />
" Dedem, bu kadarı yeterli. Konuştuklarımızı anlatmama izin çıkar mı? "<br />
" Çıkar. Ben sözlerimin arkasındayım. "<br />
<br />
Keloğlan düze indikten sonra köyünde ve diğer köy ve kasabalarda Uludağ'la konuştuklarını anlatmış. Herkes, Keloğlan'ın anlattıklarını ilgiyle dinlemiş. Bir kişi bile karşı çıkan olmamış. Doğru söze ne denir? Demek ki doğru söyleyen dokuz köyden kovulmuyormuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Keloğlan Ve Pinokyo - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121626</link>
			<pubDate>Thu, 12 Feb 2026 20:22:23 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16854">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121626</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLAN VE PİNOKYO<br />
Bir varmış, iki varmış. Üç varmış, beş varmış. Dört yokmuş. Dört kere dört yirmi dört eder desem burnum uzar mı? Yalan söyledim diye okuyucu bana kızar mı?<br />
Keloğlan bir gün Pinokyo ile karşılaşmış. Pinokyo çok hareketliymiş, hemen atılmış. Keloğlan'ın elini sıkmış: " Vay Keloğlan, nasılsın? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " İyiyim, sağ ol arkadaş. " demiş. " Beni nasıl tanıdın, adımı nereden biliyorsun? "<br />
Bunun üzerine Pinokyo: " Seni tanımayan, adını bilmeyen mi var? Avrupa'yı gezdim, dolaştım. Gittiğim her yerde Keloğlan adını duydum. Amerika'yı keşfeden Kristof Kolomb ve dünyayı dolaşan Ferdinand Macellan gittikleri yerlerde Keloğlan adını duyduklarını bana söylediler. "<br />
Keloğlan'ın sağ gözü seğirmeye başlamış. Kuru fasulye nohut arası barbunya durumları olduğunu anlamış. Pinokyo'nun burnu konuştukça uzuyormuş. Yalandan çorba yarışması düzenlense Pinokyo'nun birinci olacağına eminmiş. Kafa saatinde zamanı kurmuş. Gong çaldığında dünya denizlerindeki dalga sona erermiş. Bol dalgalı Pinokyo denizinde az acılı Keloğlan kebabı ayranla iyi gidermiş.<br />
<br />
Keloğlan Pinokyo'nun dalga geçtiğini düşünüyormuş. Onun yalanlarına daha fazla yalanla karşılık vererek galip gelip, Pinokyo'yu yalan söylemekten vazgeçirecekmiş:<br />
" Doğru söylüyorsun, Pinokyo. Benim adımı dünyada duymayan yoktur. En ücra köşelerde bile adım saygıyla anılır. Ben bunu yerinde gördüm, yaşadım. Dünyayı dolaştım. Büyük Okyanus' taki adalarda, Amazonlarda, Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında beni tanıdılar. Keloğlan gelmiş, hoş gelmiş, deyip etrafımı sardılar. Yedirdiler, içirdiler. Benim gittiğim yerleri Piri Reis haritasında meyve, sebze resimleri yaparak işaretledi. Kuzey ve güney kutup noktasına Keloğlan bayrağını diktim. "<br />
Keloğlan anlattıkça, yalan söyledikçe burnu uzamış. Pinokyo'nun iki karış burnu yanında Keloğlan'ın burnu Uludağ'ın zirvesine ulaşmış. Bu durumdan Uludağ rahatsız olmuş: "Keloğlan, lütfen yalanı keser misin? Rahatsız oluyorum. "<br />
Keloğlan cevap vermiş: " Özür dilerim, Uludağ! Seni rahatsız etmek değil, Pinokyo'ya dersini vermek istemiştim. "<br />
" Pinokyo yalan söylemekten vazgeçmez, senin doğru söylemekten vazgeçmeyeceğin gibi. "<br />
Pinokyo Uludağ'ın sözlerinden hoşlanmamış. Keloğlan'dan yana dönmüş: " Dersimi aldım Keloğlan. Bundan sonra yalan söylediğimi duymayacaksın. Haydi, hoşça kal. " demiş ve yürüyüp gitmiş.<br />
Uludağ: " Bu nereye gidiyor böyle? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " Pinokyo'nun dönüp dolaşacağı yer İtalya'dır. "<br />
Uludağ: " Dersimi aldım, dedi. Gerçekten almış mıdır? "<br />
Keloğlan: " Almıştır da, son cümleyi söyledikten sonra burnu niye uzadı, onu anlamadım.<br />
<br />
Doğru sözlü ol, dokuz köyde misafir ol.<br />
Onuncu köyün adı, Doğrular Köyü.<br />
Doğru sözlü olun, yalandan kaçın.<br />
Yalan söylemeyin, doğruluk saçın.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
KELOĞLAN VE DAĞCILAR<br />
Anadolu'da bir Keloğlan varmış. <br />
Hayatı ortadan ikiye yarmış. <br />
Bir yarısını Marmara'ya atmış. <br />
Diğer yarısını dağa fırlatmış.<br />
* * * *<br />
Deniz Marmara'ymış, dağ Uludağ'mış.<br />
Kış günü Uludağ kar-buz kaplıymış.<br />
Dağdaki aç kurtlar köylere inmiş.<br />
Keloğlan korkudan evine sinmiş.<br />
* * * *<br />
Bir gün kar dinmiş, kurtlar hemen gitmiş.<br />
Keloğlan evden çıkmış, bir oh çekmiş.<br />
Kolay değil, bir hafta evde yatmış.<br />
Bir hafta bin hafta yerine geçmiş.<br />
* * * *<br />
Ertesi gün köye dağcılar gelmiş.<br />
Köylüler, Keloğlan'a haber vermiş.<br />
Dağa çıkacak bir adam gerekmiş.<br />
Başka kimse dağcılarla gitmemiş.<br />
* * * *<br />
" Keloğlan demiş, ben sizinle gelmem.<br />
Ne istersiniz Uludağ'dan bilmem.<br />
Çıkıp da ne olacak zirvesine.<br />
Zarar verir zirvesi cümlesine. "<br />
* * * *<br />
" Bırak Keloğlan ciddi olamazsın.<br />
Biz zirveye çıkarken bakamazsın.<br />
Adın önde anılsın, şimşek çaksın.<br />
El yazması kitaplarda sen varsın. "<br />
* * * *<br />
" Ben öksürsem halkımız sahiplenir.<br />
Eğer dağa çıkmazsanız sevinir.<br />
Dağcıyı durdurdu Keloğlan denir.<br />
Herkes neşelenir, şekerler yenir.<br />
* * * *<br />
Ağalar etmeyin dağa gitmeyin.<br />
Dağ çağırır durur, önemsemeyin.<br />
El ele tutuşun, fire vermeyin.<br />
Hepiniz gençsiniz, erken göçmeyin. "<br />
* * * *<br />
Dağcılar, Keloğlan'ı dinlememiş.<br />
İleri deyip, Uludağ'a çıkmış.<br />
Ama hiçbiri geri dönememiş.<br />
Çığ düşmüş, onları hayattan silmiş.<br />
* * * *<br />
Dağa çıkanlar, korkusuz, yiğitmiş.<br />
Buz çok kayganmış, kar acımasızmış.<br />
Kaygan ortamda yiğitlik sökmezmiş.<br />
Karlı dağlarda çığ bir felaketmiş.<br />
* * * *<br />
Keloğlan bu sonuca çok üzülmüş.<br />
Yazıcıya gitmiş, ona anlatmış.<br />
Kışın kimse dağa çıkmasın, demiş.<br />
Çıkmak isteyen yanlış yapar, demiş.<br />
* * * *<br />
Serdar Yıldırım bu masalı yazmış.<br />
Ne gerek varmış, kim dağa çıkarmış.<br />
Zaten ortalık buz gibi soğukmuş.<br />
Nice dağcılar dağlarda donmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
KELOĞLAN ELMASI<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Var olan varmış da, yok olan neymiş? Sert bir rüzgar esmiş, dalları eğmiş. Bir Keloğlan varmış. Fikirde, düşüncede hürmüş. Ancak bu Keloğlan çok tembelmiş. Evde yan gelir yatar, keyfine bakarmış. Anası bir gün Keloğlan'a demiş ki: " A oğlum, evde yatıp duracağına babandan kalan tarlayı bellesene. Al kazmayı, küreği, git tarlaya kaz. Tohum atarız. Domates, biber, patlıcan yetiştiririz. "<br />
Bunun üzerine Keloğlan şöyle demiş: " Bırak ya ana, bir tarla için rahatımı bozamam. Sen şu çorbayı karıştır, dibi tutmasın. "Keloğlan'ın bu sözleri üzerine anası sopasını kaptığı gibi Keloğlan'ın üstüne yürümüş:" İş yapmazsın, sırtüstü yatarsın sonra çorba dersin. Al sana çorba." <br />
Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Anası peşinden kazmayla küreği sokağa bırakmış: " Tarlayı bellemeden gelme. Seni içeri almam bilmiş ol, " diye bağırmış.<br />
<br />
Keloğlan gelip tarlanın ortasına sırtüstü yatmış. Yanında getirdiği kazmayla küreğe, kaz kazmam, kaz küreğim, demiş ama nafile, ne kazma ne kürek kımıldamamış. Bu böyle olmayacak deyip, tarlanın yanından geçen köylülere tarlada elmas bulduğunu söylemiş. Bu tarlada çok elmas var. Gelin kazın, bulduğunuz sizin olsun, deyince kazmasını, küreğini kapan köylüler akşama kadar toprağı kazmışlar.<br />
Akşam anası tarlanın kazılmasına çok sevinmiş. Keloğlan' ı tarhana çorbasıyla beslemiş.<br />
<br />
Ertesi gün kasabadan gelenler varmış. Adamlar, tarlanın kenarına kulübe yapmışlar. Civar tarlaları kazmışlar, elmas aramışlar. Bir şey bulamayınca Keloğlan ile konuşup bulduğu elması satmasını istemişler. Keloğlan olmayan elmasın değerini giderek arttırmış. Ağalar, bin altın verene elması satarım, demiş. Üç altın, beş altın pey akçesi bırakanlar olmuş. Bunlar, elması başkasına satma, bana sat diyenlermiş. Böylelikle Keloğlan'ın bir torba altını olmuş. Olaydan haberdar olan o ülkenin padişahı, Keloğlan'ı saraya davet etmiş. Sarayda, Keloğlan'ın şerefine eğlence düzenlemiş, ziyafet vermiş. Keloğlan, elması bana satmalısın, demiş. Pey akçesi olarak yüz altın vermiş. Zamanla dünyanın çeşitli ülkelerinden elması satın almaya gelenler olmuş. Elmasın talipleri giderek çoğalmış. Keloğlan bir gün bir kartalın elması kapıp kaçtığını ve Kaf Dağı'nın ardına gittiğini söylemiş. Elması satın almak isteyenler, Kaf Dağı'nın ardına gitmek üzere yola çıkmış. Keloğlan topladığı altınlarla saray yaptırmış. Padişahın kızıyla evlenip mutlu olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KELOĞLAN BİR KESE ALTIN<br />
Keloğlan kasabaya giderken bir kese altın bulmuş. Pazar yerine varınca, yolda bir kese altın buldum, sahibini ararım, demiş. Herkes, kese benimdir, ben düşürdüm. İçi altın doluydu, diyerek öne çıkmış. Bunun üzerine Keloğlan keseyi kimseye vermemiş. Kolcubaşına gitmiş: "Kasabaya gelirken, içi altın dolu bir kese buldum. Sahibi size geldi mi? " diye sormuş.<br />
<br />
Kolcubaşı: " Aman Keloğlan, kese benimdir. Bugün kasabaya gelirken düşürmüştüm. " demiş. Keloğlan kolcubaşına inanmadığı için, keseyi vermemiş. Akşamüstü köye dönmüş. Evde anasına keseyi göstererek olanları anlatmış. Keseyi vermesi için, adamların yalvardığını söylemiş.<br />
Anası: " Keloğlan biliyor musun? Keseyi ben düşürmüştüm. Geçen gün kasabaya gitmiştim ya demek ki dönerken düşürdüm. "<br />
Keloğlan: " Ana, kasabaya gitmiştin ama ne geçen günü? Aradan kaç ay geçti. Sen bari böyle şeyler yapma. Yağmur yağdı, güneş açtı. Kese ve altınlar tertemizdi. "<br />
Anası: " Benim güzel oğlum, altını çamura bulasan yıkarsın çıkar. Altın kirlenir mi? İçinde altın olan kese kirlenir mi? "<br />
Keloğlan: " Olmaz ana, yarın kesenin sahibini ararım. "<br />
<br />
Keloğlan'ın keseyi vermediğini gören anası, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Kese babandan yadigardı. İçindeki altınları baban çalışıp biriktirmişti. Şimdi burada olsa, keseyi anana ver oğlum, üzme ananı, derdi.<br />
Sonunda anasına inanan Keloğlan keseyi vermiş. Geç vakit Keloğlan uyuyunca anası altınları saymış. Yerde bulunan altın bulanın olur. Sahibini arar da bulamazsa yalanın olur.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KELOĞLAN İLE PAMUK PRENSES<br />
İki yürür, bir koşarım.<br />
Gezer, dağlar aşarım.<br />
Yatıp dinlenmek varken,<br />
Tarlada çalışana şaşarım.<br />
<br />
Böyle deyip duran Keloğlan yıllardan bir yıl tarlalarda, bahçelerde çalışmış, toprak kazmış, tohum atmış, sulamış, ürün almış, hasat etmiş, satmış. Keloğlan'ın kesesi altın dolmuş. Keseyi belindeki kuşağa bağlamış. Anasına, yabancı diyarlara gidip tüccarlık yapacağını söyleyip yola çıkmış. Gitmiş de gitmiş. Yürümüş, durmuş. Dört çarık eskitmiş. Sonunda, diyarların en yabancısına varmış. Bir han odası tutmuş, bir dükkan kiralamış. Dükkanın önünde oturup sağa sola bakınmaya başlamış. Gelip geçen çokmuş da selam veren yokmuş, çünkü burada Keloğlan' ı kimse tanımıyormuş. Aniden genç kızın biri durmuş ve Keloğlan'a adres sormuş. Kız pek güzelmiş. Keloğlan kıza aşık olmuş. Adresi dilinin döndüğünce tarif etmiş. Kız, teşekkür edip gitmiş. Keloğlan kızın ardından bakakalmış.<br />
<br />
Ertesi gün kızı aramış ve bulmuş. Aşkını anlatmış. Karşılık beklemiş. Kız: " Tabii ki bana aşık olabilirsin. " demiş. " Geldiğin ülkede tanınmış, sevilen biri olabilirsin ama ben Pamuk Prenses'im ve beyaz atlı prensimi bekliyorum, onunla evleneceğim. "<br />
Pamuk Prenses gittikten sonra Keloğlan kıvranmaya başlamış. Bir yol, bir yöntem, bir çıkış yolu aramış. Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım bir defa daha zamanda yolculuk yapmış ve Keloğlan'ın yardımına koşmuş. Keloğlan, ben geldim, demiş. Keloğlan Serdar'ın gelmesine çok sevinmiş. Serdar sözü fazla uzatmamış: " Altınlar ne güne duruyor? Karşıda terzi var. Kendine bir prens elbisesi diktir. Bir de beyaz at satın al. Bin ata işte sana beyaz atlı prens. Git Pamuk Prenses'in yanına benimle evlenir misin? diye sor. Evlenmesin seninle de göreyim. " demiş ve gitmiş.<br />
Keloğlan: " Bir göründü, bir yok oldu. Bana faydası çok oldu. " demiş ve soluğu terzi dükkanında almış.<br />
<br />
İki gün iki gece sonra Keloğlan yani beyaz atlı prens şehrin sokaklarında gezer olmuş. Bunun üzerine şehir halkı prensin geldi deyip Pamuk Prenses'i karşısına çıkarmışlar. Pamuk Prenses, sevdiğim geldi, demiş ve büyük bir törenle evlenmişler. Uzun yıllar birlikte mutlu yaşamışlar.<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLAN VE PİNOKYO<br />
Bir varmış, iki varmış. Üç varmış, beş varmış. Dört yokmuş. Dört kere dört yirmi dört eder desem burnum uzar mı? Yalan söyledim diye okuyucu bana kızar mı?<br />
Keloğlan bir gün Pinokyo ile karşılaşmış. Pinokyo çok hareketliymiş, hemen atılmış. Keloğlan'ın elini sıkmış: " Vay Keloğlan, nasılsın? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " İyiyim, sağ ol arkadaş. " demiş. " Beni nasıl tanıdın, adımı nereden biliyorsun? "<br />
Bunun üzerine Pinokyo: " Seni tanımayan, adını bilmeyen mi var? Avrupa'yı gezdim, dolaştım. Gittiğim her yerde Keloğlan adını duydum. Amerika'yı keşfeden Kristof Kolomb ve dünyayı dolaşan Ferdinand Macellan gittikleri yerlerde Keloğlan adını duyduklarını bana söylediler. "<br />
Keloğlan'ın sağ gözü seğirmeye başlamış. Kuru fasulye nohut arası barbunya durumları olduğunu anlamış. Pinokyo'nun burnu konuştukça uzuyormuş. Yalandan çorba yarışması düzenlense Pinokyo'nun birinci olacağına eminmiş. Kafa saatinde zamanı kurmuş. Gong çaldığında dünya denizlerindeki dalga sona erermiş. Bol dalgalı Pinokyo denizinde az acılı Keloğlan kebabı ayranla iyi gidermiş.<br />
<br />
Keloğlan Pinokyo'nun dalga geçtiğini düşünüyormuş. Onun yalanlarına daha fazla yalanla karşılık vererek galip gelip, Pinokyo'yu yalan söylemekten vazgeçirecekmiş:<br />
" Doğru söylüyorsun, Pinokyo. Benim adımı dünyada duymayan yoktur. En ücra köşelerde bile adım saygıyla anılır. Ben bunu yerinde gördüm, yaşadım. Dünyayı dolaştım. Büyük Okyanus' taki adalarda, Amazonlarda, Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında beni tanıdılar. Keloğlan gelmiş, hoş gelmiş, deyip etrafımı sardılar. Yedirdiler, içirdiler. Benim gittiğim yerleri Piri Reis haritasında meyve, sebze resimleri yaparak işaretledi. Kuzey ve güney kutup noktasına Keloğlan bayrağını diktim. "<br />
Keloğlan anlattıkça, yalan söyledikçe burnu uzamış. Pinokyo'nun iki karış burnu yanında Keloğlan'ın burnu Uludağ'ın zirvesine ulaşmış. Bu durumdan Uludağ rahatsız olmuş: "Keloğlan, lütfen yalanı keser misin? Rahatsız oluyorum. "<br />
Keloğlan cevap vermiş: " Özür dilerim, Uludağ! Seni rahatsız etmek değil, Pinokyo'ya dersini vermek istemiştim. "<br />
" Pinokyo yalan söylemekten vazgeçmez, senin doğru söylemekten vazgeçmeyeceğin gibi. "<br />
Pinokyo Uludağ'ın sözlerinden hoşlanmamış. Keloğlan'dan yana dönmüş: " Dersimi aldım Keloğlan. Bundan sonra yalan söylediğimi duymayacaksın. Haydi, hoşça kal. " demiş ve yürüyüp gitmiş.<br />
Uludağ: " Bu nereye gidiyor böyle? " diye sormuş.<br />
Keloğlan: " Pinokyo'nun dönüp dolaşacağı yer İtalya'dır. "<br />
Uludağ: " Dersimi aldım, dedi. Gerçekten almış mıdır? "<br />
Keloğlan: " Almıştır da, son cümleyi söyledikten sonra burnu niye uzadı, onu anlamadım.<br />
<br />
Doğru sözlü ol, dokuz köyde misafir ol.<br />
Onuncu köyün adı, Doğrular Köyü.<br />
Doğru sözlü olun, yalandan kaçın.<br />
Yalan söylemeyin, doğruluk saçın.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
KELOĞLAN VE DAĞCILAR<br />
Anadolu'da bir Keloğlan varmış. <br />
Hayatı ortadan ikiye yarmış. <br />
Bir yarısını Marmara'ya atmış. <br />
Diğer yarısını dağa fırlatmış.<br />
* * * *<br />
Deniz Marmara'ymış, dağ Uludağ'mış.<br />
Kış günü Uludağ kar-buz kaplıymış.<br />
Dağdaki aç kurtlar köylere inmiş.<br />
Keloğlan korkudan evine sinmiş.<br />
* * * *<br />
Bir gün kar dinmiş, kurtlar hemen gitmiş.<br />
Keloğlan evden çıkmış, bir oh çekmiş.<br />
Kolay değil, bir hafta evde yatmış.<br />
Bir hafta bin hafta yerine geçmiş.<br />
* * * *<br />
Ertesi gün köye dağcılar gelmiş.<br />
Köylüler, Keloğlan'a haber vermiş.<br />
Dağa çıkacak bir adam gerekmiş.<br />
Başka kimse dağcılarla gitmemiş.<br />
* * * *<br />
" Keloğlan demiş, ben sizinle gelmem.<br />
Ne istersiniz Uludağ'dan bilmem.<br />
Çıkıp da ne olacak zirvesine.<br />
Zarar verir zirvesi cümlesine. "<br />
* * * *<br />
" Bırak Keloğlan ciddi olamazsın.<br />
Biz zirveye çıkarken bakamazsın.<br />
Adın önde anılsın, şimşek çaksın.<br />
El yazması kitaplarda sen varsın. "<br />
* * * *<br />
" Ben öksürsem halkımız sahiplenir.<br />
Eğer dağa çıkmazsanız sevinir.<br />
Dağcıyı durdurdu Keloğlan denir.<br />
Herkes neşelenir, şekerler yenir.<br />
* * * *<br />
Ağalar etmeyin dağa gitmeyin.<br />
Dağ çağırır durur, önemsemeyin.<br />
El ele tutuşun, fire vermeyin.<br />
Hepiniz gençsiniz, erken göçmeyin. "<br />
* * * *<br />
Dağcılar, Keloğlan'ı dinlememiş.<br />
İleri deyip, Uludağ'a çıkmış.<br />
Ama hiçbiri geri dönememiş.<br />
Çığ düşmüş, onları hayattan silmiş.<br />
* * * *<br />
Dağa çıkanlar, korkusuz, yiğitmiş.<br />
Buz çok kayganmış, kar acımasızmış.<br />
Kaygan ortamda yiğitlik sökmezmiş.<br />
Karlı dağlarda çığ bir felaketmiş.<br />
* * * *<br />
Keloğlan bu sonuca çok üzülmüş.<br />
Yazıcıya gitmiş, ona anlatmış.<br />
Kışın kimse dağa çıkmasın, demiş.<br />
Çıkmak isteyen yanlış yapar, demiş.<br />
* * * *<br />
Serdar Yıldırım bu masalı yazmış.<br />
Ne gerek varmış, kim dağa çıkarmış.<br />
Zaten ortalık buz gibi soğukmuş.<br />
Nice dağcılar dağlarda donmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
<hr class="mycode_hr" />
<br />
<br />
KELOĞLAN ELMASI<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Var olan varmış da, yok olan neymiş? Sert bir rüzgar esmiş, dalları eğmiş. Bir Keloğlan varmış. Fikirde, düşüncede hürmüş. Ancak bu Keloğlan çok tembelmiş. Evde yan gelir yatar, keyfine bakarmış. Anası bir gün Keloğlan'a demiş ki: " A oğlum, evde yatıp duracağına babandan kalan tarlayı bellesene. Al kazmayı, küreği, git tarlaya kaz. Tohum atarız. Domates, biber, patlıcan yetiştiririz. "<br />
Bunun üzerine Keloğlan şöyle demiş: " Bırak ya ana, bir tarla için rahatımı bozamam. Sen şu çorbayı karıştır, dibi tutmasın. "Keloğlan'ın bu sözleri üzerine anası sopasını kaptığı gibi Keloğlan'ın üstüne yürümüş:" İş yapmazsın, sırtüstü yatarsın sonra çorba dersin. Al sana çorba." <br />
Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Anası peşinden kazmayla küreği sokağa bırakmış: " Tarlayı bellemeden gelme. Seni içeri almam bilmiş ol, " diye bağırmış.<br />
<br />
Keloğlan gelip tarlanın ortasına sırtüstü yatmış. Yanında getirdiği kazmayla küreğe, kaz kazmam, kaz küreğim, demiş ama nafile, ne kazma ne kürek kımıldamamış. Bu böyle olmayacak deyip, tarlanın yanından geçen köylülere tarlada elmas bulduğunu söylemiş. Bu tarlada çok elmas var. Gelin kazın, bulduğunuz sizin olsun, deyince kazmasını, küreğini kapan köylüler akşama kadar toprağı kazmışlar.<br />
Akşam anası tarlanın kazılmasına çok sevinmiş. Keloğlan' ı tarhana çorbasıyla beslemiş.<br />
<br />
Ertesi gün kasabadan gelenler varmış. Adamlar, tarlanın kenarına kulübe yapmışlar. Civar tarlaları kazmışlar, elmas aramışlar. Bir şey bulamayınca Keloğlan ile konuşup bulduğu elması satmasını istemişler. Keloğlan olmayan elmasın değerini giderek arttırmış. Ağalar, bin altın verene elması satarım, demiş. Üç altın, beş altın pey akçesi bırakanlar olmuş. Bunlar, elması başkasına satma, bana sat diyenlermiş. Böylelikle Keloğlan'ın bir torba altını olmuş. Olaydan haberdar olan o ülkenin padişahı, Keloğlan'ı saraya davet etmiş. Sarayda, Keloğlan'ın şerefine eğlence düzenlemiş, ziyafet vermiş. Keloğlan, elması bana satmalısın, demiş. Pey akçesi olarak yüz altın vermiş. Zamanla dünyanın çeşitli ülkelerinden elması satın almaya gelenler olmuş. Elmasın talipleri giderek çoğalmış. Keloğlan bir gün bir kartalın elması kapıp kaçtığını ve Kaf Dağı'nın ardına gittiğini söylemiş. Elması satın almak isteyenler, Kaf Dağı'nın ardına gitmek üzere yola çıkmış. Keloğlan topladığı altınlarla saray yaptırmış. Padişahın kızıyla evlenip mutlu olmuş.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KELOĞLAN BİR KESE ALTIN<br />
Keloğlan kasabaya giderken bir kese altın bulmuş. Pazar yerine varınca, yolda bir kese altın buldum, sahibini ararım, demiş. Herkes, kese benimdir, ben düşürdüm. İçi altın doluydu, diyerek öne çıkmış. Bunun üzerine Keloğlan keseyi kimseye vermemiş. Kolcubaşına gitmiş: "Kasabaya gelirken, içi altın dolu bir kese buldum. Sahibi size geldi mi? " diye sormuş.<br />
<br />
Kolcubaşı: " Aman Keloğlan, kese benimdir. Bugün kasabaya gelirken düşürmüştüm. " demiş. Keloğlan kolcubaşına inanmadığı için, keseyi vermemiş. Akşamüstü köye dönmüş. Evde anasına keseyi göstererek olanları anlatmış. Keseyi vermesi için, adamların yalvardığını söylemiş.<br />
Anası: " Keloğlan biliyor musun? Keseyi ben düşürmüştüm. Geçen gün kasabaya gitmiştim ya demek ki dönerken düşürdüm. "<br />
Keloğlan: " Ana, kasabaya gitmiştin ama ne geçen günü? Aradan kaç ay geçti. Sen bari böyle şeyler yapma. Yağmur yağdı, güneş açtı. Kese ve altınlar tertemizdi. "<br />
Anası: " Benim güzel oğlum, altını çamura bulasan yıkarsın çıkar. Altın kirlenir mi? İçinde altın olan kese kirlenir mi? "<br />
Keloğlan: " Olmaz ana, yarın kesenin sahibini ararım. "<br />
<br />
Keloğlan'ın keseyi vermediğini gören anası, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Kese babandan yadigardı. İçindeki altınları baban çalışıp biriktirmişti. Şimdi burada olsa, keseyi anana ver oğlum, üzme ananı, derdi.<br />
Sonunda anasına inanan Keloğlan keseyi vermiş. Geç vakit Keloğlan uyuyunca anası altınları saymış. Yerde bulunan altın bulanın olur. Sahibini arar da bulamazsa yalanın olur.<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KELOĞLAN İLE PAMUK PRENSES<br />
İki yürür, bir koşarım.<br />
Gezer, dağlar aşarım.<br />
Yatıp dinlenmek varken,<br />
Tarlada çalışana şaşarım.<br />
<br />
Böyle deyip duran Keloğlan yıllardan bir yıl tarlalarda, bahçelerde çalışmış, toprak kazmış, tohum atmış, sulamış, ürün almış, hasat etmiş, satmış. Keloğlan'ın kesesi altın dolmuş. Keseyi belindeki kuşağa bağlamış. Anasına, yabancı diyarlara gidip tüccarlık yapacağını söyleyip yola çıkmış. Gitmiş de gitmiş. Yürümüş, durmuş. Dört çarık eskitmiş. Sonunda, diyarların en yabancısına varmış. Bir han odası tutmuş, bir dükkan kiralamış. Dükkanın önünde oturup sağa sola bakınmaya başlamış. Gelip geçen çokmuş da selam veren yokmuş, çünkü burada Keloğlan' ı kimse tanımıyormuş. Aniden genç kızın biri durmuş ve Keloğlan'a adres sormuş. Kız pek güzelmiş. Keloğlan kıza aşık olmuş. Adresi dilinin döndüğünce tarif etmiş. Kız, teşekkür edip gitmiş. Keloğlan kızın ardından bakakalmış.<br />
<br />
Ertesi gün kızı aramış ve bulmuş. Aşkını anlatmış. Karşılık beklemiş. Kız: " Tabii ki bana aşık olabilirsin. " demiş. " Geldiğin ülkede tanınmış, sevilen biri olabilirsin ama ben Pamuk Prenses'im ve beyaz atlı prensimi bekliyorum, onunla evleneceğim. "<br />
Pamuk Prenses gittikten sonra Keloğlan kıvranmaya başlamış. Bir yol, bir yöntem, bir çıkış yolu aramış. Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım bir defa daha zamanda yolculuk yapmış ve Keloğlan'ın yardımına koşmuş. Keloğlan, ben geldim, demiş. Keloğlan Serdar'ın gelmesine çok sevinmiş. Serdar sözü fazla uzatmamış: " Altınlar ne güne duruyor? Karşıda terzi var. Kendine bir prens elbisesi diktir. Bir de beyaz at satın al. Bin ata işte sana beyaz atlı prens. Git Pamuk Prenses'in yanına benimle evlenir misin? diye sor. Evlenmesin seninle de göreyim. " demiş ve gitmiş.<br />
Keloğlan: " Bir göründü, bir yok oldu. Bana faydası çok oldu. " demiş ve soluğu terzi dükkanında almış.<br />
<br />
İki gün iki gece sonra Keloğlan yani beyaz atlı prens şehrin sokaklarında gezer olmuş. Bunun üzerine şehir halkı prensin geldi deyip Pamuk Prenses'i karşısına çıkarmışlar. Pamuk Prenses, sevdiğim geldi, demiş ve büyük bir törenle evlenmişler. Uzun yıllar birlikte mutlu yaşamışlar.<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dev Hamsi - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121625</link>
			<pubDate>Thu, 12 Feb 2026 20:19:56 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16854">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121625</guid>
			<description><![CDATA[DEV HAMSİ<br />
Yavru hamsi annesi ile birlikte Karadeniz’de yaşıyormuş. Onlar sık sık deniz yüzeyine çıkıp etrafı seyrediyormuş. Yavru hamsi annesini sorduğu sorularla bunaltıyormuş: “ Anne, bu dünya niye var? Sen neden varsın? Ben neden varım? Bu deniz niye dalgalı? Neden büyük balıklar küçük balıkları yiyor? “<br />
Annesi yavru hamsinin sorduğu sorulara bir cevap bulamazken, yavru hamsi bir soru daha sormuş: “ Anne, sen anne olmuşsun ama neden az büyümüşsün? Pek çok balığın yavrusu senden büyük. “<br />
Bunun üzerine annesi: “ Yavrum, hamsiler en çok yirmi santimetre olurlar. Bizim cinsimiz böyle. Fazla uzamıyoruz. “<br />
Yavru hamsi: “ Anne, balinalar yirmi metre olurmuş. Ben de büyüdüğümde yirmi metre olabilir miyim? Bunun için ne yapmam gerekir? “<br />
Anne hamsi: “ Canım yavrum, beni geçen yıla döndürdün. Aynı şeyi ben de düşünmüştüm. O zamanlar senin kadar bir yavruydum. Palamut sürüsü, bizim sürüyle birlikte annemi de yutmuştu. Tek ben kurtulmuştum ama bu koca denizde yalnız ve çaresiz kalmıştım. Birden uzaklardan gökkuşağı belirdi. Gökkuşağının altından geçenin dileği kabul olurmuş. Çok uğraşmama karşın, gökkuşağına erişemedim. “<br />
Yavru hamsi: “ Anne, gökkuşağının altından geçebilseydin, ne kadar büyümek isterdin? “<br />
Anne hamsi: “ Dünya denizlerinde yaşayan en büyük balık olmak isterdim. Değil palamut beni yutacak, köpekbalıkları bile benden korkardı. “<br />
<br />
Anne hamsi birden bakışlarını uzaklara çevirmiş. Gözlerini kısmış. Denizle göğün birleştiği yere yakın, çok uzaklarda, gökyüzünde, gökkuşağı belirmiş. İki ay önce deniz dibine kırk bin tane kadar yumurta bırakmış ama tamamına yakını deniz canlıları ve balıklar tarafından yenmiş, yutulmuş. Sadece bu, şimdi yanında olan ilk ve tek yavrusu yumurtadan çıkıp, dünyaya merhaba demiş. Onun sorduğu sorulara bakıp da bazı yaşam normlarına diş geçirebileceğini anlamış. Standartlar paramparça olmalıymış. Böylece denizaltı dünyasında hamsi, değişim geçirerek, yeniden doğarmış.<br />
Anne hamsi: “ Bak yavrum, ileride gökkuşağı belirdi. Git ve onun altından geç. Dilek dilemeyi unutma. “<br />
<br />
Yavru hamsi hızla ileri atılmış. İşte gökkuşağı oradaymış. Hemen şimdi altından geçerim, diye düşünmüş. Aya giden füzeden daha hızlıymış. Yeryüzünün tüm karmaşasını önüne katmış, kovalıyormuş. Aniden önüne bir palamut çıksa ne yazarmış? Bir palamut değil, bin palamut bir damla duman olsa üfler geçermiş. Yavru hamsinin şansına gökkuşağı bu sefer yakındaymış. Gökkuşağının altından geçerken, dünya denizlerinde yaşayan en büyük balık olmak istiyorum, demiş.<br />
Yavru hamsi hareketlerinin yavaşladığını fark etmiş. Başı dönüyor ve gözleri kararıyormuş. Ağır ağır ilerlemeye devam etmiş. Başının dönmesi geçmeye başlamış. Artık gözleri kararmıyormuş. Etrafında toplanan balıklar, hayret dolu bakışlarla ona bakıyorlarmış.<br />
“ Ne kadar da büyük! “<br />
“ Hamsi değil mi o? “<br />
“ Hiç bu kadar büyük hamsi olur mu? “<br />
“ Olmaz ama olmuş işte. “ diye konuşuyorlarmış.<br />
“ Fazla yanına sokulmayalım, bizi yutmasın. “<br />
“ Akıllım, hamsiler balık yemez ki, onlar planktonla beslenir. “<br />
“ Kaç metre var bunun boyu? “<br />
“ Yirmi metre var. “<br />
“ Hey, dev hamsi, sen bu boyla Karadeniz’de barınamazsın, okyanusa gitmelisin. “<br />
Dev hamsi konuşmuş: “ Neden barınamazmışım? Ben bu denizde doğdum. Ben Karadeniz hamsisiyim. “<br />
“ Normal boyutlarda olsaydın olurdu ama bu boyutlarda olmaz. Dev gövdeni besleyecek kadar plankton burada bulamazsın. Karadeniz’in iki yüz metreden aşağısında yaşam yoktur. Dar alanda hareketlerin kısıtlanır. Var git okyanusa dünya seni tanısın. “<br />
Dev hamsi iki gün oralarda annesini aramış. Balıklardan öğrendiğine göre, hamsi sürüsü ile birlikte annesi de, palamut sürüsünü peşine takmış, İstanbul Boğazı’ndan Marmara’ya kaçmış. Zaten okyanusa gitmek için, Marmara’dan geçmesi gerekliymiş. Dev hamsi, annesini Marmara Denizi’nde arayacakmış.<br />
<br />
Dev hamsi bir hafta boyunca annesini Marmara’da aramış ama bulamamış. Yavruyken palamutlara yakalanmayan annesi şimdi hiç yakalanmazmış. Balıkçı ağlarına takılmadıysa, bir yerlerde mutlaka saklanıyormuş. Bu iri cüssesiyle onu kıyıda, köşede araması olanaksızmış. Dev hamsi daha sonra Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Ege’ye, oradan da Akdeniz’e ulaşmış. Dev hamsiyi kıyılardan ve gemilerden gören insanlar fotoğrafını çekmiş.<br />
<br />
Dev hamsi dört ay Akdeniz’de kalmış. Pek çok yeri gezmiş, dolaşmış. Burada yaşayan deniz canlılarıyla arkadaş olmuş. Birkaç yerde köpekbalıklarıyla karşılaşmış. Ortalama dört-beş metre boylarındaki köpekbalıkları dev hamsiye hayret dolu bakışlarla bakmışlar. Çok şaşırdıklarını söylemişler. Ona dostça davranmışlar. Nasıl olup da bu kadar büyüdüğünü sormuşlar. Dev hamsi de olanları anlatmış. Gördüğü ilgiden memnun kalmış. Daha sonra bir yılan balığının kılavuzluğunda Cebelitarık Boğazı’nı geçip, Atlas Okyanusu’na giriş yapmış.<br />
Dev hamsi, yılan balığı ile birlikte, önce kuzeye doğru uzun süre gitmiş. İzlanda yakınlarına kadar gelmişler ama giderek soğuyan hava onları caydırmış. Ters yüz edip geri dönerek, Brezilya kıyılarına sokulmuşlar. Daha sonra güneydoğuya doğru yüzerek, Afrika’yı dolanıp, doğuya ilerlemişler ve Avustralya’ya ulaşmışlar. Dilden dile, gönülden gönüle dev hamsi adı ulaşmış ve dünya denizlerinde ünü giderek yayılmış. O, şöhret basamaklarını hızla tırmanmış.<br />
<br />
On yıl sonra: İnsanlar arasında en çok tanınan kimmiş? Dünyada yaşayan yedi milyar insan varmış. Bu kadar insanın tanıdığı bir kişi olamazmış. Dünya denizlerinde yaşayan yüz milyardan fazla canlının hepsinin tanıdığı varmış ve o da, dev hamsiymiş.<br />
Okyanusa çıkalı beri aradan on yıl geçmiş ve dev hamsi on yaşına girmiş. Hamsiler, en çok dört yıl yaşarmış. Hamsi yine hamsi ama boyutları arttığı için, yaşam süresi uzamış. Dünyada insan dışındaki canlı varlıklar arasında yaşam süresi açısından şöyle bir kural varmış: Genelde küçük canlılar az, büyük canlılar çok yaşarmış. Yirmi santimetrelik hamsi dört yıl yaşarsa, yirmi metrelik hamsi kırk yıl yaşarmış. Bu bir doğru orantıymış. Balinalar ortalama kırk yıl yaşadığına göre, hamsi balinası da varsın kırk yıl yaşasınmış.<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[DEV HAMSİ<br />
Yavru hamsi annesi ile birlikte Karadeniz’de yaşıyormuş. Onlar sık sık deniz yüzeyine çıkıp etrafı seyrediyormuş. Yavru hamsi annesini sorduğu sorularla bunaltıyormuş: “ Anne, bu dünya niye var? Sen neden varsın? Ben neden varım? Bu deniz niye dalgalı? Neden büyük balıklar küçük balıkları yiyor? “<br />
Annesi yavru hamsinin sorduğu sorulara bir cevap bulamazken, yavru hamsi bir soru daha sormuş: “ Anne, sen anne olmuşsun ama neden az büyümüşsün? Pek çok balığın yavrusu senden büyük. “<br />
Bunun üzerine annesi: “ Yavrum, hamsiler en çok yirmi santimetre olurlar. Bizim cinsimiz böyle. Fazla uzamıyoruz. “<br />
Yavru hamsi: “ Anne, balinalar yirmi metre olurmuş. Ben de büyüdüğümde yirmi metre olabilir miyim? Bunun için ne yapmam gerekir? “<br />
Anne hamsi: “ Canım yavrum, beni geçen yıla döndürdün. Aynı şeyi ben de düşünmüştüm. O zamanlar senin kadar bir yavruydum. Palamut sürüsü, bizim sürüyle birlikte annemi de yutmuştu. Tek ben kurtulmuştum ama bu koca denizde yalnız ve çaresiz kalmıştım. Birden uzaklardan gökkuşağı belirdi. Gökkuşağının altından geçenin dileği kabul olurmuş. Çok uğraşmama karşın, gökkuşağına erişemedim. “<br />
Yavru hamsi: “ Anne, gökkuşağının altından geçebilseydin, ne kadar büyümek isterdin? “<br />
Anne hamsi: “ Dünya denizlerinde yaşayan en büyük balık olmak isterdim. Değil palamut beni yutacak, köpekbalıkları bile benden korkardı. “<br />
<br />
Anne hamsi birden bakışlarını uzaklara çevirmiş. Gözlerini kısmış. Denizle göğün birleştiği yere yakın, çok uzaklarda, gökyüzünde, gökkuşağı belirmiş. İki ay önce deniz dibine kırk bin tane kadar yumurta bırakmış ama tamamına yakını deniz canlıları ve balıklar tarafından yenmiş, yutulmuş. Sadece bu, şimdi yanında olan ilk ve tek yavrusu yumurtadan çıkıp, dünyaya merhaba demiş. Onun sorduğu sorulara bakıp da bazı yaşam normlarına diş geçirebileceğini anlamış. Standartlar paramparça olmalıymış. Böylece denizaltı dünyasında hamsi, değişim geçirerek, yeniden doğarmış.<br />
Anne hamsi: “ Bak yavrum, ileride gökkuşağı belirdi. Git ve onun altından geç. Dilek dilemeyi unutma. “<br />
<br />
Yavru hamsi hızla ileri atılmış. İşte gökkuşağı oradaymış. Hemen şimdi altından geçerim, diye düşünmüş. Aya giden füzeden daha hızlıymış. Yeryüzünün tüm karmaşasını önüne katmış, kovalıyormuş. Aniden önüne bir palamut çıksa ne yazarmış? Bir palamut değil, bin palamut bir damla duman olsa üfler geçermiş. Yavru hamsinin şansına gökkuşağı bu sefer yakındaymış. Gökkuşağının altından geçerken, dünya denizlerinde yaşayan en büyük balık olmak istiyorum, demiş.<br />
Yavru hamsi hareketlerinin yavaşladığını fark etmiş. Başı dönüyor ve gözleri kararıyormuş. Ağır ağır ilerlemeye devam etmiş. Başının dönmesi geçmeye başlamış. Artık gözleri kararmıyormuş. Etrafında toplanan balıklar, hayret dolu bakışlarla ona bakıyorlarmış.<br />
“ Ne kadar da büyük! “<br />
“ Hamsi değil mi o? “<br />
“ Hiç bu kadar büyük hamsi olur mu? “<br />
“ Olmaz ama olmuş işte. “ diye konuşuyorlarmış.<br />
“ Fazla yanına sokulmayalım, bizi yutmasın. “<br />
“ Akıllım, hamsiler balık yemez ki, onlar planktonla beslenir. “<br />
“ Kaç metre var bunun boyu? “<br />
“ Yirmi metre var. “<br />
“ Hey, dev hamsi, sen bu boyla Karadeniz’de barınamazsın, okyanusa gitmelisin. “<br />
Dev hamsi konuşmuş: “ Neden barınamazmışım? Ben bu denizde doğdum. Ben Karadeniz hamsisiyim. “<br />
“ Normal boyutlarda olsaydın olurdu ama bu boyutlarda olmaz. Dev gövdeni besleyecek kadar plankton burada bulamazsın. Karadeniz’in iki yüz metreden aşağısında yaşam yoktur. Dar alanda hareketlerin kısıtlanır. Var git okyanusa dünya seni tanısın. “<br />
Dev hamsi iki gün oralarda annesini aramış. Balıklardan öğrendiğine göre, hamsi sürüsü ile birlikte annesi de, palamut sürüsünü peşine takmış, İstanbul Boğazı’ndan Marmara’ya kaçmış. Zaten okyanusa gitmek için, Marmara’dan geçmesi gerekliymiş. Dev hamsi, annesini Marmara Denizi’nde arayacakmış.<br />
<br />
Dev hamsi bir hafta boyunca annesini Marmara’da aramış ama bulamamış. Yavruyken palamutlara yakalanmayan annesi şimdi hiç yakalanmazmış. Balıkçı ağlarına takılmadıysa, bir yerlerde mutlaka saklanıyormuş. Bu iri cüssesiyle onu kıyıda, köşede araması olanaksızmış. Dev hamsi daha sonra Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Ege’ye, oradan da Akdeniz’e ulaşmış. Dev hamsiyi kıyılardan ve gemilerden gören insanlar fotoğrafını çekmiş.<br />
<br />
Dev hamsi dört ay Akdeniz’de kalmış. Pek çok yeri gezmiş, dolaşmış. Burada yaşayan deniz canlılarıyla arkadaş olmuş. Birkaç yerde köpekbalıklarıyla karşılaşmış. Ortalama dört-beş metre boylarındaki köpekbalıkları dev hamsiye hayret dolu bakışlarla bakmışlar. Çok şaşırdıklarını söylemişler. Ona dostça davranmışlar. Nasıl olup da bu kadar büyüdüğünü sormuşlar. Dev hamsi de olanları anlatmış. Gördüğü ilgiden memnun kalmış. Daha sonra bir yılan balığının kılavuzluğunda Cebelitarık Boğazı’nı geçip, Atlas Okyanusu’na giriş yapmış.<br />
Dev hamsi, yılan balığı ile birlikte, önce kuzeye doğru uzun süre gitmiş. İzlanda yakınlarına kadar gelmişler ama giderek soğuyan hava onları caydırmış. Ters yüz edip geri dönerek, Brezilya kıyılarına sokulmuşlar. Daha sonra güneydoğuya doğru yüzerek, Afrika’yı dolanıp, doğuya ilerlemişler ve Avustralya’ya ulaşmışlar. Dilden dile, gönülden gönüle dev hamsi adı ulaşmış ve dünya denizlerinde ünü giderek yayılmış. O, şöhret basamaklarını hızla tırmanmış.<br />
<br />
On yıl sonra: İnsanlar arasında en çok tanınan kimmiş? Dünyada yaşayan yedi milyar insan varmış. Bu kadar insanın tanıdığı bir kişi olamazmış. Dünya denizlerinde yaşayan yüz milyardan fazla canlının hepsinin tanıdığı varmış ve o da, dev hamsiymiş.<br />
Okyanusa çıkalı beri aradan on yıl geçmiş ve dev hamsi on yaşına girmiş. Hamsiler, en çok dört yıl yaşarmış. Hamsi yine hamsi ama boyutları arttığı için, yaşam süresi uzamış. Dünyada insan dışındaki canlı varlıklar arasında yaşam süresi açısından şöyle bir kural varmış: Genelde küçük canlılar az, büyük canlılar çok yaşarmış. Yirmi santimetrelik hamsi dört yıl yaşarsa, yirmi metrelik hamsi kırk yıl yaşarmış. Bu bir doğru orantıymış. Balinalar ortalama kırk yıl yaşadığına göre, hamsi balinası da varsın kırk yıl yaşasınmış.<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Diş Hekiminin Aşkı - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121624</link>
			<pubDate>Thu, 12 Feb 2026 20:18:54 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16854">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121624</guid>
			<description><![CDATA[DİŞ HEKİMİNİN AŞKI<br />
Hakan ile Arzu birbirini seven iki gençti. Lise sona gidiyorlardı. Arzu okulun en çalışkan öğrencisiydi. Diş hekimliği fakültesini kazanıp diş hekimi olmak istiyordu. Okulda yapılan deneme sınavında aldığı yüksek puanla bunu başarabilecek güçte olduğunu ispat etmişti. Hakan ise, orta sıralarda yer almıştı. Bırak diş hekimliği fakültesini, doğru-dürüst bir yeri kazanması zor gözüküyordu.  Arzu'nun çabası ve fikir bakımından destek olması sonucu Hakan yoğun bir çalışma temposu içine girdi. Derslerine sıkı sıkıya sarıldı. Üniversite giriş sınavına iki ay gibi bir süre vardı ve bu süreyi iyi kullanırsa başarı ihtimali yüksek olurdu. Hakan da pekala diş hekimliği fakültesini kazanıp diş hekimi olabilirdi. İkisi de diş hekimi çıkıp evlenince büyükçe bir daire kiralayıp burasını hem ev hem de muayenehane olarak kullanabilirlerdi. Dairenin cadde tarafına asılacak levhaya Hakan- Arzu Kutlu ( Diş Hekimi ) yazılacaktı.<br />
<br />
Üniversite sınavları sonuçları açıklandığında Hakan sevinçliydi çünkü diş hekimliği fakültesini kazanmıştı. Arzu ise, üzgündü. Nasıl olmuştur bilinmez belki de aşırı heyecandan yanlış işaretlenen cevaplar, alınan düşük puan ve hemşirelik yüksek okulu.  Arzu dört yıl sonra hemşire çıktı ve Balıkesir Devlet Hastanesi'nde çalışmaya başladı. Aradan bir yıl daha geçti ve Hakan diş hekimi oldu. Bursa Devlet Hastanesi'nde çalışmaya başladı ve Bursa'da bir daire kiraladı. Burası onun hem evi hem de muayenehanesi olacaktı. Bu zaman süresince Hakan ile Arzu her fırsatta bir arada oldular ve gezdiler, eğlendiler. Daha sonra Hakan bir tanıdığın yardımıyla Arzu'nun Bursa'ya naklini gerçekleştirdi ve ikisi aynı hastanede çalışmaya başladı.  Daha sonra Hakan ile Arzu evlendiler. Bir gün aralarında konuşurken Hakan Arzu'ya şöyle dedi:  " Arzu hatırlar mısın, üniversite sınavlarına hazırlanırken ikimiz de diş hekimi olup levhaya isimlerimizi yanyana yazdıracaktık. "<br />
<br />
Bunun üzerine Arzu:  " Doğru, yazdıracaktık ama ben diş hekimliği fakültesini kazanamadım. Kazansaydım bugün hayalimiz gerçek olurdu. "<br />
" Hayaller gerçekleştirilmek için kurulur. Olmayacak bir şey değil. Hani diyorum önümüzdeki yıl üniversite sınavlarına hazırlansan, katılsan ve kazansan. Sen de diş  hekimi olsan. Başarmaman için hiçbir sebep yok. Daha yirmi iki yaşındasın, yirmi yedi yaşında hekimsin. Ne dersin? " <br />
" Kazanabilir miyim dersin? Sınavı bir kazansam gerisi kolay. "<br />
" Kazanırsın. Unuttun mu, sen bir zamanlar okulun en çalışkan öğrencisiydin. "<br />
Arzu azmetti, çalıştı, sınavlara hazırlandı ve sonunda başardı. Diş hekimliği fakültesini kazanmıştı. <br />
Aradan beş yıl geçti ve Arzu diş hekimi oldu. Oturdukları dairenin cadde tarafına asılan yeni levhada Hakan- Arzu Kutlu ( Diş Hekimi ) yazıyordu.<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[DİŞ HEKİMİNİN AŞKI<br />
Hakan ile Arzu birbirini seven iki gençti. Lise sona gidiyorlardı. Arzu okulun en çalışkan öğrencisiydi. Diş hekimliği fakültesini kazanıp diş hekimi olmak istiyordu. Okulda yapılan deneme sınavında aldığı yüksek puanla bunu başarabilecek güçte olduğunu ispat etmişti. Hakan ise, orta sıralarda yer almıştı. Bırak diş hekimliği fakültesini, doğru-dürüst bir yeri kazanması zor gözüküyordu.  Arzu'nun çabası ve fikir bakımından destek olması sonucu Hakan yoğun bir çalışma temposu içine girdi. Derslerine sıkı sıkıya sarıldı. Üniversite giriş sınavına iki ay gibi bir süre vardı ve bu süreyi iyi kullanırsa başarı ihtimali yüksek olurdu. Hakan da pekala diş hekimliği fakültesini kazanıp diş hekimi olabilirdi. İkisi de diş hekimi çıkıp evlenince büyükçe bir daire kiralayıp burasını hem ev hem de muayenehane olarak kullanabilirlerdi. Dairenin cadde tarafına asılacak levhaya Hakan- Arzu Kutlu ( Diş Hekimi ) yazılacaktı.<br />
<br />
Üniversite sınavları sonuçları açıklandığında Hakan sevinçliydi çünkü diş hekimliği fakültesini kazanmıştı. Arzu ise, üzgündü. Nasıl olmuştur bilinmez belki de aşırı heyecandan yanlış işaretlenen cevaplar, alınan düşük puan ve hemşirelik yüksek okulu.  Arzu dört yıl sonra hemşire çıktı ve Balıkesir Devlet Hastanesi'nde çalışmaya başladı. Aradan bir yıl daha geçti ve Hakan diş hekimi oldu. Bursa Devlet Hastanesi'nde çalışmaya başladı ve Bursa'da bir daire kiraladı. Burası onun hem evi hem de muayenehanesi olacaktı. Bu zaman süresince Hakan ile Arzu her fırsatta bir arada oldular ve gezdiler, eğlendiler. Daha sonra Hakan bir tanıdığın yardımıyla Arzu'nun Bursa'ya naklini gerçekleştirdi ve ikisi aynı hastanede çalışmaya başladı.  Daha sonra Hakan ile Arzu evlendiler. Bir gün aralarında konuşurken Hakan Arzu'ya şöyle dedi:  " Arzu hatırlar mısın, üniversite sınavlarına hazırlanırken ikimiz de diş hekimi olup levhaya isimlerimizi yanyana yazdıracaktık. "<br />
<br />
Bunun üzerine Arzu:  " Doğru, yazdıracaktık ama ben diş hekimliği fakültesini kazanamadım. Kazansaydım bugün hayalimiz gerçek olurdu. "<br />
" Hayaller gerçekleştirilmek için kurulur. Olmayacak bir şey değil. Hani diyorum önümüzdeki yıl üniversite sınavlarına hazırlansan, katılsan ve kazansan. Sen de diş  hekimi olsan. Başarmaman için hiçbir sebep yok. Daha yirmi iki yaşındasın, yirmi yedi yaşında hekimsin. Ne dersin? " <br />
" Kazanabilir miyim dersin? Sınavı bir kazansam gerisi kolay. "<br />
" Kazanırsın. Unuttun mu, sen bir zamanlar okulun en çalışkan öğrencisiydin. "<br />
Arzu azmetti, çalıştı, sınavlara hazırlandı ve sonunda başardı. Diş hekimliği fakültesini kazanmıştı. <br />
Aradan beş yıl geçti ve Arzu diş hekimi oldu. Oturdukları dairenin cadde tarafına asılan yeni levhada Hakan- Arzu Kutlu ( Diş Hekimi ) yazıyordu.<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İslam Toplumu, İşte Böyle Kur’an’dan Uzaklaştırılıyor.]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121623</link>
			<pubDate>Sat, 10 Jan 2026 14:07:50 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16197">halukgta</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121623</guid>
			<description><![CDATA[Bir yazıma cevap veren bir kişinin, ibretlik sözlerini sizlere çok fazla yorum yapmadan vermek istiyorum. Ne yazık ki yaşadığımız İslam bu derece Kur’an’dan uzak ve adeta değeri düşürülmüş bir şekilde ŞEYTANIN TUZAKLARI İLE DOLU, Müslümanlara sunuluyor. Peki, Kur’an’ın yerini kim ya da kimlerin kitapları alıyor? Doğruluğundan asla emin olamayacağımız rivayetlerin ışığında, Kur’an’ı ancak Veli insanların anlayabileceği topluma kabul ettirilerek, Müslümanları kendilerine davet edenlerin yazdığı kendi düşünce ve inançları doğrultusunda yazdıkları KUR’AN TEFSİRLERİNİ OKUYANLARIN ancak, gerçek İslam’ı Kur’an’ı anlayıp yaşayacaklarını, gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorlar.<br />
<br />
Peki soralım kendilerine, kimin Kur’an tefsirini okuyalım en doğrusudur, ya da İslam’ı kimden öğrenelim? Günümüzde öyle Kur’an tefsirleri var ki, Allah’ın ayetlerinin tam tersini tefsir etmişler. Bunlara mı güvenelim? İşte bu yolu Müslümanlara tavsiye edenlerin, yakın zamanda acısını çektik, hala çekmeye devam ediyoruz, sanırım ismini vermeme gerek yok. Bu düşünce Müslümanlara kurulan bir tuzaktır, farkında olmak isteyen Allah’ın emrettiği gibi YALNIZ KUR’AN’A SARILIR. MÜSLÜMANLAR İŞTE BÖYLE YÜZLERCE YILDIR KULLANILIYOR VE İSTEDİKLERİ GİBİ YÖNETİLİYOR. BU TUZAĞI KURANLARIN BAŞINDA, YAHUDİLERİN GELDİĞİNİ LÜTFEN UNUTMAYALIM. Düşünebiliyor musunuz Kur’an’ın tam tercüme edilemeyeceğini, herkesin Kur’an’ı anlayamayacağını bu topluma kabul ettirip, bizleri Allah ile aldatmaya devam ettikleri gibi, kendilerine geçim kaynağı yaptılar milyarlara hükmediyorlar. Bu kişiler eğer Kur’an’ı çok değil, bir kez kendi dillerinden anlayarak ve düşünerek okumuş olsalardı, Allah’ın yemin ederek Kur’an’ı kolaylaştırdığını, hiç kimseye muhtaç olmayalım diye, nice örneklerle bizzat açıkladığını söylediğini görebileceklerdi. Ne yazık ki Rabbimizi ne duyan ve ne de dikkate alıp Allah’a güvenen var. Varsa yoksa rivayetler sanı bilgiler. Hatırlatırım Rabbimiz bu konuda ne diyordu? “GERÇEK HAK OLAN, RABBİNDEN GELENDİR. O HALDE KUŞKULANANLARDAN OLMA!” (Bakara 147) <br />
<br />
Yani bu zihniyete göre, Allah her kulunun anlayamayacağı bir rehber, nur sorumlu olduğumuz Kur’an’ı gönderiyor, çok daha önemlisi sakın kendinize Veliler edinip ardı sıra gitmeyin, güvenilecek Veliniz yalnız benim dedikten sonra, bizlerin yalnız Kur’an’ın ipine sarılmamızı da istediği halde, bizler Kur’an’ı okuduğumuzda genel çoğunluğumuz anlayamıyor, onu Veli âlim insanlar anlıyor, bizler onlardan mı öğrenmemiz gerekiyor, öylemi? ALLAH AKIL FİKİR VERSİN DİYECEĞİM AMA HERKESTE AKIL FİKİR VAR. ÖNEMLİ OLAN ONU KULLANMAK. Bu düşüncede ve inançta olan hiç kimseye Kur’an gerçeklerini anlatamazsınız, onun için bende fazla ısrar etmeyeceğim. ÇÜNKÜ ALLAH’IN RESULÜDE, KENDİ ELLERİYLE GÖZLERİNE PERDE ÇEKİP KULAKLARINI VE KALPLERİNİ İNATLARINDAN DOLAYI MÜHÜRLEYENLERE, KUR’AN’I KABUL ETTİREMEMİŞTİ. Lütfen ders olması adına bana verilen cevabı dikkatle okuyalım ki, çaba göstermeden birilerine din adına sorgusuz tabi olmanın, ne derece korkunç bir şey olduğunu anlayabilelim.<br />
<br />
“MEÂLCİLER TEFSİRİ SEVMEZ, ÇÜNKÜ TEFSİR OYUNU BOZAR. TEFSİR; AYETİ ARAP DİLİYLE, BAĞLAMIYLA, NÜZUL ORTAMIYLA, SAHABE ANLAYIŞIYLA VE RASULULLAH’IN UYGULAMASIYLA SINAR. BU DA “AYET OKUDUM, BÖYLE HİSSETTİM” DİNİNİ YIKAR. MEÂLCİLİK İLİM DEĞİL, BİREYSEL KANAATTİR.<br />
<br />
TEFSİR DEVREYE GİRDİĞİ ANDA SÜNNET ZORUNLU OLUR, NAMAZIN NASIL KILINDIĞI, ZEKÂTIN NASIL VERİLDİĞİ, İBADETLERİN SOYUT DEĞİL FİİLÎ OLDUĞU ORTAYA ÇIKAR. MEÂLCİLERİN ASIL RAHATSIZLIĞI BUDUR. ÇÜNKÜ TEFSİR, RESULÜ DEVRE DIŞI BIRAKAN BİR KUR’AN ANLAYIŞINA İZİN VERMEZ.<br />
<br />
MEÂLCİLİK, “KUR’AN HER ŞEYİ AÇIKTIR” DİYEREK BAĞLAMI, ARAPÇAYI VE TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ YOK SAYAR; SONRA AYNI AYETİ HERKES FARKLI ANLAR. BU KUR’AN’IN AÇIKLIĞI DEĞİL, YORUM ANARŞİSİDİR. TEFSİR BU ANARŞİYİ BİTİRİR.<br />
<br />
AYRICA TEFSİR, SAHABENİN VE İLK NESİLLERİN KUR’AN’I NASIL YAŞADIĞINI GÖSTERİR. BU YÜZDEN MEÂLCİLER TEFSİRDEN HOŞLANMAZ; ÇÜNKÜ TEFSİR ŞUNU İSPAT EDER: 14 ASIR BOYUNCA İSLAM, BUGÜNKÜ MEÂLCİ YORUMLARLA YAŞANMADI.<br />
<br />
GERÇEK ŞU Kİ; TEFSİR OLMADAN KUR’AN KORUNMAZ, PARÇALANIR. TEFSİRSİZ KUR’AN, ALLAH’IN KİTABI DEĞİL, HERKESİN KAFASINDAKİ METİNDİR.<br />
<br />
MEÂLCİLER TEFSİRİ SEVMEZ ÇÜNKÜ TEFSİR, UYDURULMUŞ DİNİ DEĞİL, YAŞANMIŞ İSLAM’I ORTAYA ÇIKARIR.”<br />
<br />
Kendi düşüncelerini inançlarını anlatırken bile, biraz düşünseler yanlışlarını görecekler. Bakın ne diyorlar. “TEFSİR DEVREYE GİRDİĞİ ANDA, SÜNNET ZORUNLU OLUR,” Peki kimin sünneti, Allah’ın mı yoksa Resule ait olduğu iddia edilen rivayetlerin oluşturduğu beşeri sünnet mi? Allah’ın dini İslam’ın tek sünneti vardır, oda Kur’an’da apaçık yazıyor. Elbette bahsettikleri sünnet Allah’ın sünneti değil. Demek ki Kur’an’ı bizzat bizler Allah’ın kitabından okuduğumuzda, Allah’ın sünnetinden başka bir sünnet devre girmiyormuş. Araya beşeri rivayetleri de ilave ettiğinizde, sonu ucu bucağı belli olmayan bir yola yolculuk başlıyor demektir. Tek bir soru sormak istiyorum. Rabbimiz sizleri Kur’an’dan sorumlu tutuyorum, yalnız Kur’an’ın ipine sarılın, Kur’an’ı yemin olsun ki hiç kimseye muhtaç olmayasınız diye kolaylaştırdık, nice örneklerle açıkladık dedikten sonra, salat edin, oruç tutun, zekât verin, Hacca gidin emrini açıklamamış, gerektiği kadar Kur’an’da izah etmemiş olabilir mi? Yorumunu sizlere bırakıyorum. Çünkü gönül gözleri kapalı olana HAK’TAN gelen gerçekleri anlatmak, kabul ettirmek mümkün değil. Allah’ın kitabına güvenmeyene ne diyebiliriz?<br />
<br />
İlginç olan, Kur’an mealinin yazarının bireysel kanaati olduğunu söylüyor. Hâlbuki meal kelimesi Arapça olup anlamı; MEYDANA GELEN NETİCE”, “MANA”, “ANLAM”, “SONUÇ” anlamına gelir. Yani tercüme anlamındadır diyebiliriz. Önemli olan Allah’ın bizlerden ne istediğinin manasını, özünü anlamaktır. Peki, Tefsir ne demek? Yazılanları kendi düşünce ve anlayışına göre YORUMLAMAKTIR. Şu sözlere bakar mısınız lütfen. “GERÇEK ŞU Kİ; TEFSİR OLMADAN KUR’AN KORUNMAZ, PARÇALANIR. TEFSİRSİZ KUR’AN, ALLAH’IN KİTABI DEĞİL, HERKESİN KAFASINDAKİ METİNDİR“ Hatırlatırım Allah, Kur’an’ı ben koruyorum diyor. Allah’tan daha güçlü koruyanlar mı var aramızda? Rabbimiz Kur’an’da, bizlerin sorumlu olduğu ayetleri MUHKEM, yani tartışmasız apaçık anlaşılacak bir şekilde gönderdiğini söylediği halde, işte bizleri Allah’ın yolundan böyle saptırıyorlar ve kendilerine davet ediyorlar.<br />
<br />
Bu sözleri okurken bile yüreğim titriyor, onun için hiçbir şey söylemek istemiyorum. Bu zihniyetin, Allah’ın Kur’an’ı koruduğuna bile inanmıyor da, Kur’an’ı kendi düşünce ve inançlarına göre tefsir edenlerin Kur’an’ı koruduğuna inanıyorsa, doğrusu bu söyleyenlerden şeytan bile korkar. Lütfen ne söylediğimizin nelere inandığımızın farkında olalım, yoksa hesap günü, Rabbimizin söylediği gibi, yüzleri simsiyah haşredilenlerin arasında oluruz. Bu can bu bedenden ayrılmadan lütfen inancımızı, imanımızı sorumlu olduğumuz KUR’AN İLE SORGULAYALIM. Bunu yapmadığımız takdirde, Allah Kur’an’da ne emrediyorsa, tam tersini Allah’ın dini diye yaşadığımızın asla farkında olamayacağımızı, bana verilen cevap çok güzel örnek teşkil ediyor.<br />
<br />
İslam dininin sahibi Allah’tır ve Rabbimiz yemin ederek Kur’an’ı kolaylaştırdık yok mu düşünen aklını kullanan diye uyarıyor yani Kur’an’ı her aklı başında bir insanın ANLAYACAĞINI SÖYLÜYOR ve bizleri YALNIZ KUR’AN’DAN SORUMLU TUTUYORSA, aklını kullanmayıp Allah’ın ipine sarılmayanların lütfen sözlerine inanmayınız, inanın mahşer günü çok üzülenlerin, pişman olanların safında olabileceğimiz gibi, ebedi hayatımızı da ateşe atmış oluruz. Yüce Rabbimiz Kamer suresinde, aralıklarla hep aynı uyarıyı yapıyor ve diyor ki yemin ederek, Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık, var mı öğüt alan? Peki, bunca açık uyarıyı Rabbimiz aynı surede 4 kez tekrar etmesine rağmen ne diyoruz? Kur’an açık ve detaylı değildir, Kur’an’ı herkes anlayamaz. Resulünün rivayet hadisleri Kur’an’ı açıklamıştır, bu hadislerden istifa edilerek Kur’an’ı tefsir edenlerden ancak Kur’an’ı okuyup öğrenebiliriz, demiyor muyuz? Bakın bizleri HAK olana değil RİVAYETLERE yönlendiriyorlar. Hala kurulan tuzağı anlamadınız mı? İşte bizlere kurulan tuzak bu kadar açık görünüyor, ama bizler kendi ellerimizle kör ve sağır olduysak, doğrusu söyleyecek sözün sonuna gelmişiz demektir.<br />
<br />
“ANDOLSUN BİZ, KUR’AN’I DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAK İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. VAR MI DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALAN?”(Kamer 17)<br />
<br />
“ANDOLSUN BİZ, KUR’AN’I DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAK İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. VAR MI DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALAN?” (Kamer 22)<br />
<br />
“ANDOLSUN BİZ, KUR’AN’I DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAK İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. VAR MI DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALAN?” (Kamer 32)<br />
<br />
“ANDOLSUN, BİZ KUR’AN’I DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAK İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. VAR MI DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALAN?” (Kamer 40)<br />
<br />
Dilerim Rabbimizden, yaşadığımız inancımızı Kur’an ile sorgulayıp, hatasından yanlışından dönerek batıl ve rivayetlerden uzak, YALNIZ ALLAH’IN İPİNE SARILAN,  Allah’ın halis kulları arasında oluruz.<br />
<br />
Saygılarımla<br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir yazıma cevap veren bir kişinin, ibretlik sözlerini sizlere çok fazla yorum yapmadan vermek istiyorum. Ne yazık ki yaşadığımız İslam bu derece Kur’an’dan uzak ve adeta değeri düşürülmüş bir şekilde ŞEYTANIN TUZAKLARI İLE DOLU, Müslümanlara sunuluyor. Peki, Kur’an’ın yerini kim ya da kimlerin kitapları alıyor? Doğruluğundan asla emin olamayacağımız rivayetlerin ışığında, Kur’an’ı ancak Veli insanların anlayabileceği topluma kabul ettirilerek, Müslümanları kendilerine davet edenlerin yazdığı kendi düşünce ve inançları doğrultusunda yazdıkları KUR’AN TEFSİRLERİNİ OKUYANLARIN ancak, gerçek İslam’ı Kur’an’ı anlayıp yaşayacaklarını, gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorlar.<br />
<br />
Peki soralım kendilerine, kimin Kur’an tefsirini okuyalım en doğrusudur, ya da İslam’ı kimden öğrenelim? Günümüzde öyle Kur’an tefsirleri var ki, Allah’ın ayetlerinin tam tersini tefsir etmişler. Bunlara mı güvenelim? İşte bu yolu Müslümanlara tavsiye edenlerin, yakın zamanda acısını çektik, hala çekmeye devam ediyoruz, sanırım ismini vermeme gerek yok. Bu düşünce Müslümanlara kurulan bir tuzaktır, farkında olmak isteyen Allah’ın emrettiği gibi YALNIZ KUR’AN’A SARILIR. MÜSLÜMANLAR İŞTE BÖYLE YÜZLERCE YILDIR KULLANILIYOR VE İSTEDİKLERİ GİBİ YÖNETİLİYOR. BU TUZAĞI KURANLARIN BAŞINDA, YAHUDİLERİN GELDİĞİNİ LÜTFEN UNUTMAYALIM. Düşünebiliyor musunuz Kur’an’ın tam tercüme edilemeyeceğini, herkesin Kur’an’ı anlayamayacağını bu topluma kabul ettirip, bizleri Allah ile aldatmaya devam ettikleri gibi, kendilerine geçim kaynağı yaptılar milyarlara hükmediyorlar. Bu kişiler eğer Kur’an’ı çok değil, bir kez kendi dillerinden anlayarak ve düşünerek okumuş olsalardı, Allah’ın yemin ederek Kur’an’ı kolaylaştırdığını, hiç kimseye muhtaç olmayalım diye, nice örneklerle bizzat açıkladığını söylediğini görebileceklerdi. Ne yazık ki Rabbimizi ne duyan ve ne de dikkate alıp Allah’a güvenen var. Varsa yoksa rivayetler sanı bilgiler. Hatırlatırım Rabbimiz bu konuda ne diyordu? “GERÇEK HAK OLAN, RABBİNDEN GELENDİR. O HALDE KUŞKULANANLARDAN OLMA!” (Bakara 147) <br />
<br />
Yani bu zihniyete göre, Allah her kulunun anlayamayacağı bir rehber, nur sorumlu olduğumuz Kur’an’ı gönderiyor, çok daha önemlisi sakın kendinize Veliler edinip ardı sıra gitmeyin, güvenilecek Veliniz yalnız benim dedikten sonra, bizlerin yalnız Kur’an’ın ipine sarılmamızı da istediği halde, bizler Kur’an’ı okuduğumuzda genel çoğunluğumuz anlayamıyor, onu Veli âlim insanlar anlıyor, bizler onlardan mı öğrenmemiz gerekiyor, öylemi? ALLAH AKIL FİKİR VERSİN DİYECEĞİM AMA HERKESTE AKIL FİKİR VAR. ÖNEMLİ OLAN ONU KULLANMAK. Bu düşüncede ve inançta olan hiç kimseye Kur’an gerçeklerini anlatamazsınız, onun için bende fazla ısrar etmeyeceğim. ÇÜNKÜ ALLAH’IN RESULÜDE, KENDİ ELLERİYLE GÖZLERİNE PERDE ÇEKİP KULAKLARINI VE KALPLERİNİ İNATLARINDAN DOLAYI MÜHÜRLEYENLERE, KUR’AN’I KABUL ETTİREMEMİŞTİ. Lütfen ders olması adına bana verilen cevabı dikkatle okuyalım ki, çaba göstermeden birilerine din adına sorgusuz tabi olmanın, ne derece korkunç bir şey olduğunu anlayabilelim.<br />
<br />
“MEÂLCİLER TEFSİRİ SEVMEZ, ÇÜNKÜ TEFSİR OYUNU BOZAR. TEFSİR; AYETİ ARAP DİLİYLE, BAĞLAMIYLA, NÜZUL ORTAMIYLA, SAHABE ANLAYIŞIYLA VE RASULULLAH’IN UYGULAMASIYLA SINAR. BU DA “AYET OKUDUM, BÖYLE HİSSETTİM” DİNİNİ YIKAR. MEÂLCİLİK İLİM DEĞİL, BİREYSEL KANAATTİR.<br />
<br />
TEFSİR DEVREYE GİRDİĞİ ANDA SÜNNET ZORUNLU OLUR, NAMAZIN NASIL KILINDIĞI, ZEKÂTIN NASIL VERİLDİĞİ, İBADETLERİN SOYUT DEĞİL FİİLÎ OLDUĞU ORTAYA ÇIKAR. MEÂLCİLERİN ASIL RAHATSIZLIĞI BUDUR. ÇÜNKÜ TEFSİR, RESULÜ DEVRE DIŞI BIRAKAN BİR KUR’AN ANLAYIŞINA İZİN VERMEZ.<br />
<br />
MEÂLCİLİK, “KUR’AN HER ŞEYİ AÇIKTIR” DİYEREK BAĞLAMI, ARAPÇAYI VE TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ YOK SAYAR; SONRA AYNI AYETİ HERKES FARKLI ANLAR. BU KUR’AN’IN AÇIKLIĞI DEĞİL, YORUM ANARŞİSİDİR. TEFSİR BU ANARŞİYİ BİTİRİR.<br />
<br />
AYRICA TEFSİR, SAHABENİN VE İLK NESİLLERİN KUR’AN’I NASIL YAŞADIĞINI GÖSTERİR. BU YÜZDEN MEÂLCİLER TEFSİRDEN HOŞLANMAZ; ÇÜNKÜ TEFSİR ŞUNU İSPAT EDER: 14 ASIR BOYUNCA İSLAM, BUGÜNKÜ MEÂLCİ YORUMLARLA YAŞANMADI.<br />
<br />
GERÇEK ŞU Kİ; TEFSİR OLMADAN KUR’AN KORUNMAZ, PARÇALANIR. TEFSİRSİZ KUR’AN, ALLAH’IN KİTABI DEĞİL, HERKESİN KAFASINDAKİ METİNDİR.<br />
<br />
MEÂLCİLER TEFSİRİ SEVMEZ ÇÜNKÜ TEFSİR, UYDURULMUŞ DİNİ DEĞİL, YAŞANMIŞ İSLAM’I ORTAYA ÇIKARIR.”<br />
<br />
Kendi düşüncelerini inançlarını anlatırken bile, biraz düşünseler yanlışlarını görecekler. Bakın ne diyorlar. “TEFSİR DEVREYE GİRDİĞİ ANDA, SÜNNET ZORUNLU OLUR,” Peki kimin sünneti, Allah’ın mı yoksa Resule ait olduğu iddia edilen rivayetlerin oluşturduğu beşeri sünnet mi? Allah’ın dini İslam’ın tek sünneti vardır, oda Kur’an’da apaçık yazıyor. Elbette bahsettikleri sünnet Allah’ın sünneti değil. Demek ki Kur’an’ı bizzat bizler Allah’ın kitabından okuduğumuzda, Allah’ın sünnetinden başka bir sünnet devre girmiyormuş. Araya beşeri rivayetleri de ilave ettiğinizde, sonu ucu bucağı belli olmayan bir yola yolculuk başlıyor demektir. Tek bir soru sormak istiyorum. Rabbimiz sizleri Kur’an’dan sorumlu tutuyorum, yalnız Kur’an’ın ipine sarılın, Kur’an’ı yemin olsun ki hiç kimseye muhtaç olmayasınız diye kolaylaştırdık, nice örneklerle açıkladık dedikten sonra, salat edin, oruç tutun, zekât verin, Hacca gidin emrini açıklamamış, gerektiği kadar Kur’an’da izah etmemiş olabilir mi? Yorumunu sizlere bırakıyorum. Çünkü gönül gözleri kapalı olana HAK’TAN gelen gerçekleri anlatmak, kabul ettirmek mümkün değil. Allah’ın kitabına güvenmeyene ne diyebiliriz?<br />
<br />
İlginç olan, Kur’an mealinin yazarının bireysel kanaati olduğunu söylüyor. Hâlbuki meal kelimesi Arapça olup anlamı; MEYDANA GELEN NETİCE”, “MANA”, “ANLAM”, “SONUÇ” anlamına gelir. Yani tercüme anlamındadır diyebiliriz. Önemli olan Allah’ın bizlerden ne istediğinin manasını, özünü anlamaktır. Peki, Tefsir ne demek? Yazılanları kendi düşünce ve anlayışına göre YORUMLAMAKTIR. Şu sözlere bakar mısınız lütfen. “GERÇEK ŞU Kİ; TEFSİR OLMADAN KUR’AN KORUNMAZ, PARÇALANIR. TEFSİRSİZ KUR’AN, ALLAH’IN KİTABI DEĞİL, HERKESİN KAFASINDAKİ METİNDİR“ Hatırlatırım Allah, Kur’an’ı ben koruyorum diyor. Allah’tan daha güçlü koruyanlar mı var aramızda? Rabbimiz Kur’an’da, bizlerin sorumlu olduğu ayetleri MUHKEM, yani tartışmasız apaçık anlaşılacak bir şekilde gönderdiğini söylediği halde, işte bizleri Allah’ın yolundan böyle saptırıyorlar ve kendilerine davet ediyorlar.<br />
<br />
Bu sözleri okurken bile yüreğim titriyor, onun için hiçbir şey söylemek istemiyorum. Bu zihniyetin, Allah’ın Kur’an’ı koruduğuna bile inanmıyor da, Kur’an’ı kendi düşünce ve inançlarına göre tefsir edenlerin Kur’an’ı koruduğuna inanıyorsa, doğrusu bu söyleyenlerden şeytan bile korkar. Lütfen ne söylediğimizin nelere inandığımızın farkında olalım, yoksa hesap günü, Rabbimizin söylediği gibi, yüzleri simsiyah haşredilenlerin arasında oluruz. Bu can bu bedenden ayrılmadan lütfen inancımızı, imanımızı sorumlu olduğumuz KUR’AN İLE SORGULAYALIM. Bunu yapmadığımız takdirde, Allah Kur’an’da ne emrediyorsa, tam tersini Allah’ın dini diye yaşadığımızın asla farkında olamayacağımızı, bana verilen cevap çok güzel örnek teşkil ediyor.<br />
<br />
İslam dininin sahibi Allah’tır ve Rabbimiz yemin ederek Kur’an’ı kolaylaştırdık yok mu düşünen aklını kullanan diye uyarıyor yani Kur’an’ı her aklı başında bir insanın ANLAYACAĞINI SÖYLÜYOR ve bizleri YALNIZ KUR’AN’DAN SORUMLU TUTUYORSA, aklını kullanmayıp Allah’ın ipine sarılmayanların lütfen sözlerine inanmayınız, inanın mahşer günü çok üzülenlerin, pişman olanların safında olabileceğimiz gibi, ebedi hayatımızı da ateşe atmış oluruz. Yüce Rabbimiz Kamer suresinde, aralıklarla hep aynı uyarıyı yapıyor ve diyor ki yemin ederek, Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık, var mı öğüt alan? Peki, bunca açık uyarıyı Rabbimiz aynı surede 4 kez tekrar etmesine rağmen ne diyoruz? Kur’an açık ve detaylı değildir, Kur’an’ı herkes anlayamaz. Resulünün rivayet hadisleri Kur’an’ı açıklamıştır, bu hadislerden istifa edilerek Kur’an’ı tefsir edenlerden ancak Kur’an’ı okuyup öğrenebiliriz, demiyor muyuz? Bakın bizleri HAK olana değil RİVAYETLERE yönlendiriyorlar. Hala kurulan tuzağı anlamadınız mı? İşte bizlere kurulan tuzak bu kadar açık görünüyor, ama bizler kendi ellerimizle kör ve sağır olduysak, doğrusu söyleyecek sözün sonuna gelmişiz demektir.<br />
<br />
“ANDOLSUN BİZ, KUR’AN’I DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAK İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. VAR MI DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALAN?”(Kamer 17)<br />
<br />
“ANDOLSUN BİZ, KUR’AN’I DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAK İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. VAR MI DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALAN?” (Kamer 22)<br />
<br />
“ANDOLSUN BİZ, KUR’AN’I DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAK İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. VAR MI DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALAN?” (Kamer 32)<br />
<br />
“ANDOLSUN, BİZ KUR’AN’I DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAK İÇİN KOLAYLAŞTIRDIK. VAR MI DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALAN?” (Kamer 40)<br />
<br />
Dilerim Rabbimizden, yaşadığımız inancımızı Kur’an ile sorgulayıp, hatasından yanlışından dönerek batıl ve rivayetlerden uzak, YALNIZ ALLAH’IN İPİNE SARILAN,  Allah’ın halis kulları arasında oluruz.<br />
<br />
Saygılarımla<br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Keloğlan Leyleklerin Padişahı - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121622</link>
			<pubDate>Wed, 07 Jan 2026 11:21:25 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16854">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121622</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLAN LEYLEKLERİN PADİŞAHI<br />
Mısır'da yaşayan leylekler nisan ayı gelince havalar ısınmaya başlar başlamaz Anadolu'ya göç edermiş. Senelerden bir sene mart ayının ortasında kar yeni kalkmışken bir leylek Anadolu'ya gelmiş ve Keloğlan'ın evinin bacasına yuva yapmış. Keloğlan şaşkın, anası şaşkın leyleğe bakakalmışlar.<br />
Keloğlan: " Var bunda bir iş. " demiş.<br />
Anası: " Aldırma oğlum, erkenci leylektir. " deyip geçiştirmiş.<br />
Keloğlan ertesi gün ocağın içinde bir altın bulmuş. Sonraki gün bir altın daha bulunca çatıya çıkmış. Anlamış ki, altınları bacadan aşağı atan leylektir.<br />
Keloğlan: " Leylek leylek, güzel leylek, bir derdin var senin, anlat leylek. " demiş.<br />
Leylek: " Keloğlan Keloğlan, bende de sende de vardır iki göz , benim derdimi sen çöz. "<br />
Keloğlan: " Leylek leylek, kanatlı leylek, kırmızı gagalı, altınlı leylek. Senden ferman, benden derman. "<br />
<br />
Bunun üzerine leylek derdini anlatmış: Leyleklerin padişahı olduğunu, Mısır'da yaşadığını, dünyanın dört bir yanındaki leyleklere hükmettiğini ama tahtını bırakacağı bir varisinin olmadığını belirtmiş. Uzun araştırmalar, bilgelerden, bilginlerden yardım istemeler sonuç vermemiş ve bir gece rüyasına giren Keloğlan'ın yönlendirmesiyle geldiğini söylemiş. O keloğlan sendin Keloğlan, bende altın çoktur Keloğlan, sözümde yalan yoktur Keloğlan, derdime çare buldur Keloğlan.<br />
<br />
Keloğlan ezilmiş, büzülmüş, genişlemiş, daralmış. Şapkasını çıkarmış, kel başını kaşımış:<br />
" Ey leyleklerin padişahı, buraya gelirken neden eşinizi getirmediniz, sarayda mı bıraktınız? " diye sormuş.<br />
Leylek: " Benim hiç eşim olmadı ki. " demiş.<br />
Keloğlan: " Eşiniz olmazsa yavrunuz olmaz. "<br />
Leylek: " Yavrumun olması için mutlaka eşimin olması mı lazım? Yıllardır beni bu yönde uyaranları zindana attırmıştım. Şimdi kafama dank etti. Şu üstüne oturduğum çuvaldaki altınlar senin. Derdime çare buldun. Teşekkürler Keloğlan. "<br />
Leyleklerin padişahı uçup gitmiş. Keloğlan altınları almış. Kendine bir saray yaptırmış. Kellerin padişahı olduğunu ilan etmiş. Dünya güzeli bir kızla evlenmiş.<br />
<br />
Bir yıl sonra nisan ayında Anadolu'ya gelen leyleklerden biri, Keloğlan'ın sarayının bacasına yuva yapmış. Bu postacı leylekmiş ve leyleklerin padişahından bir mektup getirmiş. Mektupta, artık eşim var, stop, dört yavrum oldu, stop, senden ne haber, stop, yazılıymış.<br />
<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLAN LEYLEKLERİN PADİŞAHI<br />
Mısır'da yaşayan leylekler nisan ayı gelince havalar ısınmaya başlar başlamaz Anadolu'ya göç edermiş. Senelerden bir sene mart ayının ortasında kar yeni kalkmışken bir leylek Anadolu'ya gelmiş ve Keloğlan'ın evinin bacasına yuva yapmış. Keloğlan şaşkın, anası şaşkın leyleğe bakakalmışlar.<br />
Keloğlan: " Var bunda bir iş. " demiş.<br />
Anası: " Aldırma oğlum, erkenci leylektir. " deyip geçiştirmiş.<br />
Keloğlan ertesi gün ocağın içinde bir altın bulmuş. Sonraki gün bir altın daha bulunca çatıya çıkmış. Anlamış ki, altınları bacadan aşağı atan leylektir.<br />
Keloğlan: " Leylek leylek, güzel leylek, bir derdin var senin, anlat leylek. " demiş.<br />
Leylek: " Keloğlan Keloğlan, bende de sende de vardır iki göz , benim derdimi sen çöz. "<br />
Keloğlan: " Leylek leylek, kanatlı leylek, kırmızı gagalı, altınlı leylek. Senden ferman, benden derman. "<br />
<br />
Bunun üzerine leylek derdini anlatmış: Leyleklerin padişahı olduğunu, Mısır'da yaşadığını, dünyanın dört bir yanındaki leyleklere hükmettiğini ama tahtını bırakacağı bir varisinin olmadığını belirtmiş. Uzun araştırmalar, bilgelerden, bilginlerden yardım istemeler sonuç vermemiş ve bir gece rüyasına giren Keloğlan'ın yönlendirmesiyle geldiğini söylemiş. O keloğlan sendin Keloğlan, bende altın çoktur Keloğlan, sözümde yalan yoktur Keloğlan, derdime çare buldur Keloğlan.<br />
<br />
Keloğlan ezilmiş, büzülmüş, genişlemiş, daralmış. Şapkasını çıkarmış, kel başını kaşımış:<br />
" Ey leyleklerin padişahı, buraya gelirken neden eşinizi getirmediniz, sarayda mı bıraktınız? " diye sormuş.<br />
Leylek: " Benim hiç eşim olmadı ki. " demiş.<br />
Keloğlan: " Eşiniz olmazsa yavrunuz olmaz. "<br />
Leylek: " Yavrumun olması için mutlaka eşimin olması mı lazım? Yıllardır beni bu yönde uyaranları zindana attırmıştım. Şimdi kafama dank etti. Şu üstüne oturduğum çuvaldaki altınlar senin. Derdime çare buldun. Teşekkürler Keloğlan. "<br />
Leyleklerin padişahı uçup gitmiş. Keloğlan altınları almış. Kendine bir saray yaptırmış. Kellerin padişahı olduğunu ilan etmiş. Dünya güzeli bir kızla evlenmiş.<br />
<br />
Bir yıl sonra nisan ayında Anadolu'ya gelen leyleklerden biri, Keloğlan'ın sarayının bacasına yuva yapmış. Bu postacı leylekmiş ve leyleklerin padişahından bir mektup getirmiş. Mektupta, artık eşim var, stop, dört yavrum oldu, stop, senden ne haber, stop, yazılıymış.<br />
<br />
<br />
SON<br />
<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yahudiler Dünyayı, İnancımızı Yönetiyor, Uyan Artık Müslüman!]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121621</link>
			<pubDate>Wed, 07 Jan 2026 07:20:43 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16197">halukgta</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121621</guid>
			<description><![CDATA[Doğrusu bu başlığı okuduğunuzda, ne demek istediğimi tam anladınız mı bilmiyorum. Ne demek istediğimi ve ne kadar haklı olduğumu sizlere anlatmak istiyorum. Önce şunu düşünelim, Avrupa’nın ve Amerika'nın İsrail'in kadın, çoluk, çocuk demeden öldürdüğü soykırım yaptığı insanlara karşı, neden suskun ve tepkisiz kalıyorlar? Sanırım  kendilerine değil, Müslümanlara karşı yapıldığı için, tepkisizler diyenlerimiz vardır. Acaba yalnız bunun için mi, ses çıkarmıyorlar dersiniz? Din ve inanç konusunda, aynı Resule ve kitaba inanmadıkları halde, hatta Hz. İsa’yı bile öldürmeye çalışmış, onlara göre çarmıha germiş Yahudiler olmasına rağmen, neden Yahudileri yani İsrail'i destekleyip, yaptıkları katliamlara ses çıkarmıyorlar acaba, bunu hiç düşündünüz mü?<br />
<br />
Tüm bunların sebeplerini gelin Yahudilerin, Hıristiyanların ve de Müslümanların kendi çıkarları adına, inançlarına soktukları hurafelere, birlikte göz artalım. Şeytanın bile korktuğu, Allah'ın lanetlediği bu toplum, bakın neler yapıyor ve Dünyayı allak bulak edip, parmaklarında nasıl oynatıyorlar. Şunuda söylemek isterim, tüm Yahudilerin aynı olduğunu asla söyleyemeyiz, Rabbimizinde Kur'an'da söylediği gibi, onların içinde de Allah'ın istediği yolda giden kulları var. Yahudiler kendi dinlerine, hiç kimseyi davet etmezler. Bunu yapmazlar ama Hıristiyan ve Müslümanların içine öyle hurafe ve kendi batıl inançlarını sokmuşlardır ki, onları istedikleri gibi yönetmenin koşullarını sağlamışlardır. Yahudiler, sonradan Yahudi olunmayacağını kabul eder ve kimseyi sonradan Yahudi inancına geçirmeye de çalışmazlar. Çünkü Yahudi olunmaz, özellikle Yahudi anneden yada babadan doğulur diye inanırlar. Yani IRKÇI bir inançları vardır. Önce Hıristiyanların, tıpkı bizlere yaptıkları gibi mezheplere ayrılmasını sağlayıp GÜÇLERİNİ KESİP, TEK YUMRUK OLMALARINA ENGEL OLMUŞLARDIR. Kutsal kitaplarda olmamasına rağmen, yine bizlerde olduğu gibi uydurma hadis ve sözlerle kendi inançlarını bizlerin dinine sokarak, menfaatleri doğrultusunda inançlarını kullanmayı başarmışlardır. ÖNCELİKLE BATI AVRUPA'DA YAŞAYAN KATOLİKLERİN İÇİNE GİREREK, AVANJELİST BİR DÜŞÜNCEYİ YERLEŞTİRMİŞLERDİR. BU DÜŞÜNCE DAHA SONRA, AMERİKA'DA DA ETKİLİ OLMUŞTUR. <br />
<br />
Haçlı Seferleri çoğunlukla Katolik ve Protestan papazların organizasyonları, ya da desteği ile gerçekleşmiştir. Bu düşüncenin ve fikrin görünmeyen perde arkasındaki asıl amacı, Yahudilerin vatansızlığına bir çözüm bulmak, terör ve kargaşa yaratarak, bundan faydalanıp yeni bir düzen kurmaktır asıl amaçları. Peki, neden Yahudilere vatan kurmak Hıristiyanların bir kısmı için bu kadar önemli dersiniz? İşte Yahudilerin, müthiş planı ortaya çıkıyor burada. Hıristiyanlık âlemine, evangelist mezhebine soktukları uydurma, batıl bir inanç bu toplumda öyle bir etkili olmuş ki, Yahudiler evangelist Hıristiyanların bizzat çabaları ile bir Yahudi devleti kurulmasını sağladılar. Yahudiler özellikle Amerikada bu mezhebin içine girip yaygınlaşmasını sağlayarak, Amerika'ya İsrail devletini kurdurmuşlardır. Neydi bu inanç?<br />
<br />
"YAHUDİLER, ALLAH'IN VAAT ETTİĞİ KUTSAK TOPRAKLARA YERLEŞMEDİĞİ SÜRECE, İSA MESİH GELMEYECEKTİR." <br />
<br />
İşte evangelist Hıristiyanların, Yahudilerin çoluk çocuk öldürmesine bile ses çıkarmamasının asıl nedeni bu. Böylece Hıristiyanları parmaklarında oynatabiliyorlar. Bahsettiğimiz evangelistler, tüm dünyadaki Yahudileri İsrail’e toplamaya çalışıyorlar, başta Amerika. Çünkü Amerika'da Avanjelistler çok güçlü ve etkili. Şimdi herhalde neden İsrail’in kurulduğu, çok güçlü bir devlet yapıldığı ve ne yaparsa yapsın ses çıkarılmadığı ve bizat AMERİKANIN NEDEN KORUMASINDA OLDUĞUNU daha iyi anlamışsınızdır. Rabbimiz boşuna bizleri uyarıp, sakın sizleri Allah ile aldatmasınlar demiyor. Peki Yahudiler, Müslümanların içine neler sokmuşlardır? Neler sokmadılar ki, saymakla bitmez. Kur’an'da asla bahsedilmemesine, tam tersi vefat ettiği açıkça söylenmesine rağmen, Hz. İsa'nın tekrar geleceğine içimizden bazı Müslümanları inandırmışlardır, özellikle cemaat ve tarikat eksenli olanları. Gerçi Yahdiler çok rahat, Türkiyedeki cemaatleri, tarikatları biz kurduk dedikleri halde, hiç kimsenin sesi bile çıkmıyor. Bu konuda küçük bir not: "İsrail'de ki Hahambaşı, "Türkiye'de ki 72 Tarikatın Hepsini de Biz Kurduk"Dedi."<br />
<br />
Namazlarda başımıza taktığımız takke, tespih çekmek Yahudilerin inançlarında vardır. Kadınların fuhuş halinde recm edilmesi, yani taşlanarak öldürmesi tahrif ettikleri Tevrat'ta geçer. Kur’an'da geçmediği gibi, böyle bir durumda verilecek ceza, apaçık Kur’an'da yazdığı halde, ayete bakmak yerine, Yahudilerin kitaplarında geçenler kabul görür olmuş, İslam'ın büyük bir bölümünde. Hatta elimizde apaçık bu konuda ayet varken, aslında recm ayeti Kur’an'da vardı, ama Kur’an toparlanırken o parşömeni keçi yedi deme gafletine dahi, Müslüman toplumunun bir kısmı düşmüştür. Yani bugün Kur’an eksiktir, deme gafletine bile düşüyoruz da, farkında bile değiliz. <br />
<br />
Yine tahrif dilmiş Tevrat'ta geçen, kadınların peçe takmaları gerektiği çok açıkça yazar. Ama Kur’an'da sanki Rabbimiz unutmuşçasına (hâşâ) bunu bir eksiklik görüp, Tevrat'ı ve de İncil'i gerektiğinde örnek verip, o sözlere iman ederek peçe takılması Kur’an'da hiç bahsedilmediği halde, kadının yüzünün kapanması gerektiğine inandırılmışız. Yine Tevrat'ta kadın ay halinde kirli olduğu ve loğusalık durumunda ibadet edemeyeceğini yazar. Ama Kur’an asla böyle bir yasak getirmediği halde, Yahudilerin bu inançları yaşatılmakta, Kur’an'dan örnek vermek yerine, Kur’an'a uymayan Yahudi kaynaklı, hadis örneklerine iman edilmektedir. <br />
<br />
İki erkek kardeşten birisi, oğlu olmadan ölürse, diğer bekâr kardeş yengesiyle evlenmeli ve kardeşinin soyunu sürdürmelidir diye geçer uydurulmuş batıl ilave edilmiş Tevrat'ta. Hatırlayınız bu gelenek bile hala sürdürülmektedir ülkemizin bazı bölgelerinde. Etinen yenecek yada yenmeyecek şeylerin çok açık Kur'an'da geçtiği halde, Kur'an'ın asla bahsetmediği onca haramların listeside, tahrif edilmiş Yahudilerin elindeki kitapta yazar. Sizce daha örnek vermeye gerek var mı dersiniz? Tüm bunlar, günümüzde yeteri kadar başımıza çorap örmüyor mu bizlerin? Tüm bunları savunanlara şunu sormak isterim, Allah Tevrat'ta geçmiş dönemlerde bunları emretmiş olabilir, bunu asla tartışmam, hatta araştırmam bile, bunu bilemeyiz. Ama Yaradan Kur’an'da ne diyordu, bakın size iki ayet örneği vermek istiyorum. <br />
<br />
Bakara 106: BİZ BİR AYETİ SİLER, UNUTTURUR VEYA ERTELERSEK ONDAN DAHA İYİSİNİ VEYA ONUN BİR BENZERİNİ GETİRİRİZ. ALLAH'IN HER ŞEYE GÜCÜ YETER OLDUĞUNU BİLMEDİN Mİ?<br />
<br />
Maide 101: EY İMAN SAHİPLERİ; SİZE AÇIKLANINCA HOŞUNUZA GİTMEYECEK ŞEYLERİ SORMAYIN. KUR'AN İNDİRİLİRKEN ONLARI SORARSANIZ SİZE AÇIKLANIR. ALLAH ONLARI AFFETTİ, BAĞIŞLADI. ALLAH BAĞIŞLAYANDIR, MERHAMETLİDİR.<br />
<br />
Sanırım bu iki ayet, sorularımıza açıklık getiriyor. İlk ayette Allah gönderdiği kitaplar arasında, bazı ayetlerini nesh ettiğini, yani hükmünü kaldırdığını, onun yerine bizler için çağımıza uygun olanını gönderdiğini söylüyor. Devamındaki ayette de, Kur’an'ın indirilmeye başlandığı dönemde yani Resulü hayattayken, diğer Ehli kitabın bazı ayetlere itiraz ettiğini görüyoruz. Herhalde yeni indirilen ayette bahsedilen, daha önceki kitaplarda farklı ki, buna itiraz edenler çıkıyor. Allah buna açıklık getiriyor ve diyor ki; Hoşunuza gitmeyen konuları, Kur’an sizlere indirilmeye başlandığında sorun cevabı verilir. Ama daha sonra sormayın, çünkü Allah onları affetti, kaldırdı, bağışladı diyor. Bu ayetlerden alacağımız kıssadan hisse, bizler sorumlu olduğumuz kitaba sarılmalıyız, imanımız inancımız adına başka kaynaklar göstermemeliyiz. Bundan önceki gönderilen kitaplarda her ne varsa, bunlar geçmişte kalmıştır. Allah bizleri en son gönderdiği kitaptan sorumlu olacağımızı hükmetmiştir. Ayeti hatırlayalım. “ŞÜPHESİZ BU KUR’AN, SANA VE KAVMİNE BİR ÖĞÜT, BİR ŞEREFTİR. ONDAN HESABA ÇEKİLECEKSİNİZ.” (Zuhruf 44)<br />
<br />
Evet, Yahudiler tüm dünyaya böyle hükmediyorlar, İNSANLARIN İNANÇLARINI ELLERİNDEN ALARAK, doğrusu onları kutlamak gerekir. ONUN İÇİN ALLAH BİZLERİ UYARIYOR VE SAKIN SİZLERİ ALLAH İLE ALDATMASINLAR DİYORDU KUR'AN'DA. Bizlere de yazıklar olsun, demekten başka söz gelmiyor aklıma. Günümüzdeki Tevrat'ı okuduğunuzda bile, Allah'ın Yahudi ırkına nasıl kızdığını ve onları nasıl cezalandırdığını görürsünüz. Hatta ağlama duvarında ağlayan Yahudilerin hikâyesi, Tevrat'ta çok ilginç bir şekilde anlatılır. Kısaca ondan bahsetmek isterim. Allah'ın meleği Yahudilere geliyor ve şöyle söylüyor; Yahudiler Allah yolundan gitmedikleri ve onun emirlerine uymadıkları için, artık Allah sizlerin yanında olmayacak, sizleri yalnız bırakıp başkalarının hükümranlığına verecek sizleri, dediği sözlerine üzülüp kahırlarından bu duvarda hep birlikte ağladıkları anlatılır.<br />
<br />
Gerçekten de Allah'a isyan eden, Allah'ın Resullerini bile öldürmeye kalkan bir toplumdan ve onun soyundan ne beklenebilir ki? Ağlama duvarında ağlayan, Allah'ın bile yalnız bıraktığı bir nesil, bir ırk işte böyle çoluk çocuk demeden karşısına geleni öldürür. Hem ağlarım, hem öldürürüm zihniyeti, hangi canlılar için söylenir, bunu da siz düşünün. Yahudilerin nazarında, yalnız kendi ırkı vardır. Almanlar üstün ırk yaratmak için, Yahudileri nasıl öldürmesi yanlış ise, Yahudilerinde kendi ırklarını üstün görmeleri o kadar yanlıştır. Allah'a isyan eden bir neslin torunları, atalarına yapılanların acısını, suçsuz kadın ve çocuklardan alırcasına, saldırıp insafsızca öldürmeleri, aslında  atalarının inancının devamının göstergesidir. <br />
<br />
İnsanın en can alıcı yeri inancıdır. ONU ELE GEÇİRİRSENİZ, HEPSİNE HÜKMEDERSİNİZ. Yahudilerde bunu çok iyi yapmışlar ve de başarmışlar, lütfen bu acı gerçeğin artık farkında olalım. YAHUDİLER SİNSİCE HEM HIRİSTİYAN İNANCINA, HEM DE İSLAM İNANCINA, ÖYLE BİR GİRMİŞLER Kİ, BİR SÖZ VARDIR, ATI ALAN ÜSKÜDARI GEÇMİŞ BİLE. İçimize soktukları sahte hocalar, bir bakmışsın çok önemli makama gelmiş, sözü dinlenir insanlar oluvermiş toplumda. Kur’an'da asla bahsedilmeyenlerde, işte böyle girmiş içimize ne yazık ki. Dinimizi özgürce yaşamak istiyorsak, sorgusuzca iman etmek yerine elde Kur’an, bizlere anlatılan her bilgiyi, Kur’an ile sorgulayarak inanmalıyız. Yoksa bizleri Allah ile aldatan hainlerin tuzaklarından asla kurtulamayız. Yakın geçmişte toplumu bir birine düşman eden, halkı devletine isyana teşvik edip, Yahudi ve Amerikan emperyalizminin uşağı zalim FETONUN yaptıkları unutulmamalıdır. Bunlar içimize girmiş Yahudi tuzaklarıdır. Bu zalimden bizleri kurtaran, Rabbime şükürler olsun. Ama lütfen unutmayalım, bunun gibi içimizde gizlenen sinsi zalimlerden daha çok fazla var. Onlarda fırsatını bekliyorlar. <br />
<br />
Dilerim bu zor anımızda, toplum olarak bazı gerçeklerin artık farkına varırız. Bu örnek bizlere ders olmalıdır. Allah aklını kullanmayanları, rezil bir durumda bırakırım dediği uyarısını, lütfen unutmayalım ve din simsarlarına artık fırsat vermeyelim. Yoksa iş işten geçmiş olacak. Bizden sonra gelecek nesle, torunlarımıza bu güzel ülkemizi aldığımız gibi özgür ve bir bütün olarak devretmek istiyorsak, düşmanlarımızın aldatmacalarına artık lütfen kanmayalım. Allah cümlemizin yardımcısı olsun.<br />
<br />
Saygılarımla <br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Doğrusu bu başlığı okuduğunuzda, ne demek istediğimi tam anladınız mı bilmiyorum. Ne demek istediğimi ve ne kadar haklı olduğumu sizlere anlatmak istiyorum. Önce şunu düşünelim, Avrupa’nın ve Amerika'nın İsrail'in kadın, çoluk, çocuk demeden öldürdüğü soykırım yaptığı insanlara karşı, neden suskun ve tepkisiz kalıyorlar? Sanırım  kendilerine değil, Müslümanlara karşı yapıldığı için, tepkisizler diyenlerimiz vardır. Acaba yalnız bunun için mi, ses çıkarmıyorlar dersiniz? Din ve inanç konusunda, aynı Resule ve kitaba inanmadıkları halde, hatta Hz. İsa’yı bile öldürmeye çalışmış, onlara göre çarmıha germiş Yahudiler olmasına rağmen, neden Yahudileri yani İsrail'i destekleyip, yaptıkları katliamlara ses çıkarmıyorlar acaba, bunu hiç düşündünüz mü?<br />
<br />
Tüm bunların sebeplerini gelin Yahudilerin, Hıristiyanların ve de Müslümanların kendi çıkarları adına, inançlarına soktukları hurafelere, birlikte göz artalım. Şeytanın bile korktuğu, Allah'ın lanetlediği bu toplum, bakın neler yapıyor ve Dünyayı allak bulak edip, parmaklarında nasıl oynatıyorlar. Şunuda söylemek isterim, tüm Yahudilerin aynı olduğunu asla söyleyemeyiz, Rabbimizinde Kur'an'da söylediği gibi, onların içinde de Allah'ın istediği yolda giden kulları var. Yahudiler kendi dinlerine, hiç kimseyi davet etmezler. Bunu yapmazlar ama Hıristiyan ve Müslümanların içine öyle hurafe ve kendi batıl inançlarını sokmuşlardır ki, onları istedikleri gibi yönetmenin koşullarını sağlamışlardır. Yahudiler, sonradan Yahudi olunmayacağını kabul eder ve kimseyi sonradan Yahudi inancına geçirmeye de çalışmazlar. Çünkü Yahudi olunmaz, özellikle Yahudi anneden yada babadan doğulur diye inanırlar. Yani IRKÇI bir inançları vardır. Önce Hıristiyanların, tıpkı bizlere yaptıkları gibi mezheplere ayrılmasını sağlayıp GÜÇLERİNİ KESİP, TEK YUMRUK OLMALARINA ENGEL OLMUŞLARDIR. Kutsal kitaplarda olmamasına rağmen, yine bizlerde olduğu gibi uydurma hadis ve sözlerle kendi inançlarını bizlerin dinine sokarak, menfaatleri doğrultusunda inançlarını kullanmayı başarmışlardır. ÖNCELİKLE BATI AVRUPA'DA YAŞAYAN KATOLİKLERİN İÇİNE GİREREK, AVANJELİST BİR DÜŞÜNCEYİ YERLEŞTİRMİŞLERDİR. BU DÜŞÜNCE DAHA SONRA, AMERİKA'DA DA ETKİLİ OLMUŞTUR. <br />
<br />
Haçlı Seferleri çoğunlukla Katolik ve Protestan papazların organizasyonları, ya da desteği ile gerçekleşmiştir. Bu düşüncenin ve fikrin görünmeyen perde arkasındaki asıl amacı, Yahudilerin vatansızlığına bir çözüm bulmak, terör ve kargaşa yaratarak, bundan faydalanıp yeni bir düzen kurmaktır asıl amaçları. Peki, neden Yahudilere vatan kurmak Hıristiyanların bir kısmı için bu kadar önemli dersiniz? İşte Yahudilerin, müthiş planı ortaya çıkıyor burada. Hıristiyanlık âlemine, evangelist mezhebine soktukları uydurma, batıl bir inanç bu toplumda öyle bir etkili olmuş ki, Yahudiler evangelist Hıristiyanların bizzat çabaları ile bir Yahudi devleti kurulmasını sağladılar. Yahudiler özellikle Amerikada bu mezhebin içine girip yaygınlaşmasını sağlayarak, Amerika'ya İsrail devletini kurdurmuşlardır. Neydi bu inanç?<br />
<br />
"YAHUDİLER, ALLAH'IN VAAT ETTİĞİ KUTSAK TOPRAKLARA YERLEŞMEDİĞİ SÜRECE, İSA MESİH GELMEYECEKTİR." <br />
<br />
İşte evangelist Hıristiyanların, Yahudilerin çoluk çocuk öldürmesine bile ses çıkarmamasının asıl nedeni bu. Böylece Hıristiyanları parmaklarında oynatabiliyorlar. Bahsettiğimiz evangelistler, tüm dünyadaki Yahudileri İsrail’e toplamaya çalışıyorlar, başta Amerika. Çünkü Amerika'da Avanjelistler çok güçlü ve etkili. Şimdi herhalde neden İsrail’in kurulduğu, çok güçlü bir devlet yapıldığı ve ne yaparsa yapsın ses çıkarılmadığı ve bizat AMERİKANIN NEDEN KORUMASINDA OLDUĞUNU daha iyi anlamışsınızdır. Rabbimiz boşuna bizleri uyarıp, sakın sizleri Allah ile aldatmasınlar demiyor. Peki Yahudiler, Müslümanların içine neler sokmuşlardır? Neler sokmadılar ki, saymakla bitmez. Kur’an'da asla bahsedilmemesine, tam tersi vefat ettiği açıkça söylenmesine rağmen, Hz. İsa'nın tekrar geleceğine içimizden bazı Müslümanları inandırmışlardır, özellikle cemaat ve tarikat eksenli olanları. Gerçi Yahdiler çok rahat, Türkiyedeki cemaatleri, tarikatları biz kurduk dedikleri halde, hiç kimsenin sesi bile çıkmıyor. Bu konuda küçük bir not: "İsrail'de ki Hahambaşı, "Türkiye'de ki 72 Tarikatın Hepsini de Biz Kurduk"Dedi."<br />
<br />
Namazlarda başımıza taktığımız takke, tespih çekmek Yahudilerin inançlarında vardır. Kadınların fuhuş halinde recm edilmesi, yani taşlanarak öldürmesi tahrif ettikleri Tevrat'ta geçer. Kur’an'da geçmediği gibi, böyle bir durumda verilecek ceza, apaçık Kur’an'da yazdığı halde, ayete bakmak yerine, Yahudilerin kitaplarında geçenler kabul görür olmuş, İslam'ın büyük bir bölümünde. Hatta elimizde apaçık bu konuda ayet varken, aslında recm ayeti Kur’an'da vardı, ama Kur’an toparlanırken o parşömeni keçi yedi deme gafletine dahi, Müslüman toplumunun bir kısmı düşmüştür. Yani bugün Kur’an eksiktir, deme gafletine bile düşüyoruz da, farkında bile değiliz. <br />
<br />
Yine tahrif dilmiş Tevrat'ta geçen, kadınların peçe takmaları gerektiği çok açıkça yazar. Ama Kur’an'da sanki Rabbimiz unutmuşçasına (hâşâ) bunu bir eksiklik görüp, Tevrat'ı ve de İncil'i gerektiğinde örnek verip, o sözlere iman ederek peçe takılması Kur’an'da hiç bahsedilmediği halde, kadının yüzünün kapanması gerektiğine inandırılmışız. Yine Tevrat'ta kadın ay halinde kirli olduğu ve loğusalık durumunda ibadet edemeyeceğini yazar. Ama Kur’an asla böyle bir yasak getirmediği halde, Yahudilerin bu inançları yaşatılmakta, Kur’an'dan örnek vermek yerine, Kur’an'a uymayan Yahudi kaynaklı, hadis örneklerine iman edilmektedir. <br />
<br />
İki erkek kardeşten birisi, oğlu olmadan ölürse, diğer bekâr kardeş yengesiyle evlenmeli ve kardeşinin soyunu sürdürmelidir diye geçer uydurulmuş batıl ilave edilmiş Tevrat'ta. Hatırlayınız bu gelenek bile hala sürdürülmektedir ülkemizin bazı bölgelerinde. Etinen yenecek yada yenmeyecek şeylerin çok açık Kur'an'da geçtiği halde, Kur'an'ın asla bahsetmediği onca haramların listeside, tahrif edilmiş Yahudilerin elindeki kitapta yazar. Sizce daha örnek vermeye gerek var mı dersiniz? Tüm bunlar, günümüzde yeteri kadar başımıza çorap örmüyor mu bizlerin? Tüm bunları savunanlara şunu sormak isterim, Allah Tevrat'ta geçmiş dönemlerde bunları emretmiş olabilir, bunu asla tartışmam, hatta araştırmam bile, bunu bilemeyiz. Ama Yaradan Kur’an'da ne diyordu, bakın size iki ayet örneği vermek istiyorum. <br />
<br />
Bakara 106: BİZ BİR AYETİ SİLER, UNUTTURUR VEYA ERTELERSEK ONDAN DAHA İYİSİNİ VEYA ONUN BİR BENZERİNİ GETİRİRİZ. ALLAH'IN HER ŞEYE GÜCÜ YETER OLDUĞUNU BİLMEDİN Mİ?<br />
<br />
Maide 101: EY İMAN SAHİPLERİ; SİZE AÇIKLANINCA HOŞUNUZA GİTMEYECEK ŞEYLERİ SORMAYIN. KUR'AN İNDİRİLİRKEN ONLARI SORARSANIZ SİZE AÇIKLANIR. ALLAH ONLARI AFFETTİ, BAĞIŞLADI. ALLAH BAĞIŞLAYANDIR, MERHAMETLİDİR.<br />
<br />
Sanırım bu iki ayet, sorularımıza açıklık getiriyor. İlk ayette Allah gönderdiği kitaplar arasında, bazı ayetlerini nesh ettiğini, yani hükmünü kaldırdığını, onun yerine bizler için çağımıza uygun olanını gönderdiğini söylüyor. Devamındaki ayette de, Kur’an'ın indirilmeye başlandığı dönemde yani Resulü hayattayken, diğer Ehli kitabın bazı ayetlere itiraz ettiğini görüyoruz. Herhalde yeni indirilen ayette bahsedilen, daha önceki kitaplarda farklı ki, buna itiraz edenler çıkıyor. Allah buna açıklık getiriyor ve diyor ki; Hoşunuza gitmeyen konuları, Kur’an sizlere indirilmeye başlandığında sorun cevabı verilir. Ama daha sonra sormayın, çünkü Allah onları affetti, kaldırdı, bağışladı diyor. Bu ayetlerden alacağımız kıssadan hisse, bizler sorumlu olduğumuz kitaba sarılmalıyız, imanımız inancımız adına başka kaynaklar göstermemeliyiz. Bundan önceki gönderilen kitaplarda her ne varsa, bunlar geçmişte kalmıştır. Allah bizleri en son gönderdiği kitaptan sorumlu olacağımızı hükmetmiştir. Ayeti hatırlayalım. “ŞÜPHESİZ BU KUR’AN, SANA VE KAVMİNE BİR ÖĞÜT, BİR ŞEREFTİR. ONDAN HESABA ÇEKİLECEKSİNİZ.” (Zuhruf 44)<br />
<br />
Evet, Yahudiler tüm dünyaya böyle hükmediyorlar, İNSANLARIN İNANÇLARINI ELLERİNDEN ALARAK, doğrusu onları kutlamak gerekir. ONUN İÇİN ALLAH BİZLERİ UYARIYOR VE SAKIN SİZLERİ ALLAH İLE ALDATMASINLAR DİYORDU KUR'AN'DA. Bizlere de yazıklar olsun, demekten başka söz gelmiyor aklıma. Günümüzdeki Tevrat'ı okuduğunuzda bile, Allah'ın Yahudi ırkına nasıl kızdığını ve onları nasıl cezalandırdığını görürsünüz. Hatta ağlama duvarında ağlayan Yahudilerin hikâyesi, Tevrat'ta çok ilginç bir şekilde anlatılır. Kısaca ondan bahsetmek isterim. Allah'ın meleği Yahudilere geliyor ve şöyle söylüyor; Yahudiler Allah yolundan gitmedikleri ve onun emirlerine uymadıkları için, artık Allah sizlerin yanında olmayacak, sizleri yalnız bırakıp başkalarının hükümranlığına verecek sizleri, dediği sözlerine üzülüp kahırlarından bu duvarda hep birlikte ağladıkları anlatılır.<br />
<br />
Gerçekten de Allah'a isyan eden, Allah'ın Resullerini bile öldürmeye kalkan bir toplumdan ve onun soyundan ne beklenebilir ki? Ağlama duvarında ağlayan, Allah'ın bile yalnız bıraktığı bir nesil, bir ırk işte böyle çoluk çocuk demeden karşısına geleni öldürür. Hem ağlarım, hem öldürürüm zihniyeti, hangi canlılar için söylenir, bunu da siz düşünün. Yahudilerin nazarında, yalnız kendi ırkı vardır. Almanlar üstün ırk yaratmak için, Yahudileri nasıl öldürmesi yanlış ise, Yahudilerinde kendi ırklarını üstün görmeleri o kadar yanlıştır. Allah'a isyan eden bir neslin torunları, atalarına yapılanların acısını, suçsuz kadın ve çocuklardan alırcasına, saldırıp insafsızca öldürmeleri, aslında  atalarının inancının devamının göstergesidir. <br />
<br />
İnsanın en can alıcı yeri inancıdır. ONU ELE GEÇİRİRSENİZ, HEPSİNE HÜKMEDERSİNİZ. Yahudilerde bunu çok iyi yapmışlar ve de başarmışlar, lütfen bu acı gerçeğin artık farkında olalım. YAHUDİLER SİNSİCE HEM HIRİSTİYAN İNANCINA, HEM DE İSLAM İNANCINA, ÖYLE BİR GİRMİŞLER Kİ, BİR SÖZ VARDIR, ATI ALAN ÜSKÜDARI GEÇMİŞ BİLE. İçimize soktukları sahte hocalar, bir bakmışsın çok önemli makama gelmiş, sözü dinlenir insanlar oluvermiş toplumda. Kur’an'da asla bahsedilmeyenlerde, işte böyle girmiş içimize ne yazık ki. Dinimizi özgürce yaşamak istiyorsak, sorgusuzca iman etmek yerine elde Kur’an, bizlere anlatılan her bilgiyi, Kur’an ile sorgulayarak inanmalıyız. Yoksa bizleri Allah ile aldatan hainlerin tuzaklarından asla kurtulamayız. Yakın geçmişte toplumu bir birine düşman eden, halkı devletine isyana teşvik edip, Yahudi ve Amerikan emperyalizminin uşağı zalim FETONUN yaptıkları unutulmamalıdır. Bunlar içimize girmiş Yahudi tuzaklarıdır. Bu zalimden bizleri kurtaran, Rabbime şükürler olsun. Ama lütfen unutmayalım, bunun gibi içimizde gizlenen sinsi zalimlerden daha çok fazla var. Onlarda fırsatını bekliyorlar. <br />
<br />
Dilerim bu zor anımızda, toplum olarak bazı gerçeklerin artık farkına varırız. Bu örnek bizlere ders olmalıdır. Allah aklını kullanmayanları, rezil bir durumda bırakırım dediği uyarısını, lütfen unutmayalım ve din simsarlarına artık fırsat vermeyelim. Yoksa iş işten geçmiş olacak. Bizden sonra gelecek nesle, torunlarımıza bu güzel ülkemizi aldığımız gibi özgür ve bir bütün olarak devretmek istiyorsak, düşmanlarımızın aldatmacalarına artık lütfen kanmayalım. Allah cümlemizin yardımcısı olsun.<br />
<br />
Saygılarımla <br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nisa Suresi 105, Enam 114, Nahl 64. Ayetler Işığında, İmanımızı Yaşayalım.]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121620</link>
			<pubDate>Tue, 06 Jan 2026 13:34:53 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16197">halukgta</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121620</guid>
			<description><![CDATA[Bu makalemde sizlerin, üzerinde düşünmenize vesile olmak istediğim ilk ayet, Nisa suresi 105. Ayet olacak. Rabbimiz bu ayetinde bizlere çok önemli bir konuda bilgi verdiği gibi, dikkat çekici bir uyarıda da bulunuyor. Lütfen bu ayet üzerinde, Kur’an bütünlüğünde dikkatle düşünelim. Önce ayeti yazalım.<br />
<br />
Nisa 105: (EY MUHAMMED!) BİZ SANA KİTAB’I (KUR’AN’I) HAK OLARAK İNDİRDİK Kİ, İNSANLAR ARASINDA ALLAH’IN SANA ÖĞRETTİKLERİ İLE HÜKÜM VERESİN. SAKIN HAİNLERİN SAVUNUCUSU OLMA. (Diyanet meali)<br />
<br />
İlk cümle üzerinde birlikte düşünelim. Allah Resulünü çok önemli bir konuda uyarıyor ve diyor ki, sana kitabı yani Kur’an’ı HAK olarak indirdik diyor. Sizce Allah Resulüne HAK olarak indirdim derken ne demek istemiş olabilir? Hak kelimesinin anlamı GERÇEK, SABİT, DOĞRU, KESİN anlamlarına gelir. Demek ki Rabbimiz Resulüne şunu söylüyor. Sana Kur’an’ı değişmez, ilave edilemez, çıkartılamaz eksiksiz, açıklanmış sabit ve doğru kesin hükümlerle bildir ki, SENDE KUR’AN İLE KULLARIMA AÇIKÇA VERDİĞİM BİLGİLERLE, HÜKMEDESİN DİYOR. Ayette geçen bir kelime üzerinde de durmak istiyorum. Çünkü bu ve benzeri kelimelere, Allah’ın asla bahsetmediği örnek dahi vermedi Kur’an’ın tam tersi anlamları vererek, batıl mezhep inançlarına kanıt yaratmaya çalışıyorlar. Şunu lütfen unutmayalım, Rabbimiz Kur’an’da herhangi bir konuda, ayetinde bir hüküm verdiyse, aynı konuda bir başka ayetinde asla bunun tersini söylemez. Yapılan Kur’an tercümelerinde böyle bir tezatlık görüyorsanız, mutlaka O ayet yanlış yada batıl inançalrını Kur’an’a söyletebilmek için, kasıtlı tercüme edilmiş demektir.<br />
<br />
Dikkat ettiyseniz ayette SANA ÖĞRETTİĞİ GİBİ YA DA SANA GÖSTERDİĞİ GİBİ kelimelerinden yola çıkarak, bakın Allah bazı konuların detaylarını Kur’an’da yazmamış, Resulüne öğretmiş ya da göstermiş bizler Allah’ın Resulünden öğreniyoruz, yani Allah’ın Resulü soyut olan ayetleri, somut hale dönüştürüp yaşanır hale getirmiştir diyerek, kendi inançlarına kanıt yaratıyorlar. Örneğin Allah namaz kılın, zekât verin, Hacca gidin demiş ama açıklamamış, Resulüne Kur’an dışından nasıl yapılacağı öğretilmiştir diyorlar. Halbuki önyargısız Kur’an’ı okusalar çok basit ve kolay bir şekilde, nasıl hayatımıza geçireceğimiz açıklanmış. Bizler Allah’ın açıkladığı ile yetinmeyip, atalarımızın mezhep inançlarını Kur’an’da göremediğimizde, Allah’ın söylemediklerini ayetlere ne yazık ki ilave etmeye çalışıyoruz.<br />
<br />
Elbette bu düşünce asla doğru değildir ve Kur’an’ın neredeyse tamamına ters düşer. Hatta Nisa suresi 105. Ayete bile ters düşer, yeter ki önyargısız Allah’ın uyardığı gibi ayetler üzerinde düşünelim, hemen gerçekleri görürüz. Allah bu ayette Kur’an’ı ne için indirdik demişti? HAK olarak yani gerçek, sabit, doğru, kesin, eksiksiz olarak indirdiğini söylüyordu. Bu durumda Rabbimiz HAK olarak indirdiği hükümlerini, açıklamadan, izah etmeden, nasıl yaşayacağımızı söylemeden indirmiş olabilir mi? Asla mümkün değil, çünkü Allah’ın Resulü açıklanmamış detay verilmemiş Kur’an ile nasıl bizlere hüküm versin? Bunu söylemek asla mümkün değildir. Enam 114. Ayetinde, Kur’an’ın açıklanmış halde indirildiğini ve ALLAH’IN KİTABINDAN BAŞKA HAKEM, HİÇ BİR KİTABIN OLAMAYACAĞINI BAKIN NASIL SÖYLÜYOR.<br />
<br />
Enam 114: (DE Kİ<img src="https://duygusuz.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" /> “ALLAH’TAN BAŞKA BİR HAKEM Mİ ARAYACAĞIM? HÂLBUKİ SİZE KİTABI AÇIKLANMIŞ OLARAK İNDİREN O’DUR.” KENDİLERİNE KİTAP VERDİĞİMİZ KİMSELER, KUR’AN’IN GERÇEKTEN RABBİN TARAFINDAN İNDİRİLMİŞ OLDUĞUNU BİLİRLER. SAKIN ŞÜPHEYE DÜŞENLERDEN OLMA! (Kur’an yolu Diyanet işl.)<br />
<br />
Allah’ın kitabından başka hakem, delil, kanıt arayanlara doğrusu söyleyecek sözüm elbette yok. Herkes kendi imtihanını yaşıyor bu dünyada. Rabbimizin Resulüne HAK olarak yani gerçek, sabit kesin hatta nice örneklerle açıklayıp göndermesinin nedeni, Resulünün ÜMMİ olmasından kaynaklanıyor. Yani Allah’ın Resulüne iftira attıkları gibi, ÜMMİ kelimesi okuma yazma bilmeyen değil, Kitap Ehline tabi olmayan anlamında olduğundan ve Hz. Muhammed’in dini konularda hiçbir bilgisi olmadığından, Rabbimiz bizzat Kur’an’ı HAK olarak açıklanmış detaylı bir şekilde gönderiyor. Hatırlayınız Allah Resulünün ümmi oluşuna açıklama getirmek için ne diyordu? “İŞTE BÖYLECE SANA DA, KENDİ BUYRUĞUMUZLA BİR RUH (KUR’AN) VAHYETTİK. SEN KİTAP NEDİR, İMAN NEDİR BİLMİYORDUN.” (Şura 52) Sanırım Rabbimizin sana öğrettik ya da sana gösterdiğimiz gibi sözlerinden neyi kast ettiği şimdi daha iyi anlaşılmıştır. ALLAH’IN RESULÜNÜN GÖREVİ, YALNIZ KUR’AN İLE HÜKMETMEK YALNIZ KUR’AN’I TEBLİĞ ETMEK OLDUĞU ÇOK AÇIK ANLAŞILIYOR. Şunu lütfen unutmayalım, biz Müslümanların aramıza girmiş Yahudi fitnesi, Allah’ın Resulüne bizlerin coşkun sevgiyle bağlı olduğumuzu bildikleri için, O’nun adını vererek bizleri aldatıyor ve Resulünü adeta Allah’ın din ortağı yaparak, BİZLERİ ŞİRK BATAĞINA SÜRÜKLÜYORLAR. Sizce Allah’ın Resulü, neye uyduysa, bizlerde ona uymamız gerekmez mi? Bakın nereye uymuş.<br />
<br />
“DE Kİ: “BEN TÜREDİ BİR RESUL DEĞİLİM. BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI DA BİLMEM. BEN SADECE BANA VAHYEDİLENE UYARIM. BEN SADECE APAÇIK BİR UYARICIYIM.” ( AHKAF 9)<br />
<br />
“DE Kİ: “HANGİ ŞAHİDİN ŞAHİTLİĞİ DAHA GÜVENİLİRDİR?” DE Kİ: “BENİMLE SİZİN ARANIZDA ALLAH ŞAHİTTİR. BU KUR’AN BANA, HEM SİZİ HEM DE ULAŞTIĞI HERKESİ ONUNLA UYARMAM İÇİN VAHYEDİLDİ.” (ENAM 19)<br />
<br />
Allah’ın Resulü elbette Allah’ın, Kur’an’ı açıklamak bizim görevimiz dedikten sonra, nice örnekler açıkladığını söylediği Kur’an ile ümmetine hükmediyor. Biz Müslümanları Allah ve Resulü ile aldatanlar, her şeye kılıf bulmaya çalıştıkları gibi buna da bulmaya çalışıyorlar ve diyorlar ki; “RESULÜNE VAHYEDİLEN YALNIZ KUR’AN DEĞİL Kİ, KUR’AN’A GEÇMEYEN BİRÇOK KONU KENDİSİNE KUR’AN DIŞINDAN, CEBRAİL TARAFINDAN ÖĞRETİLMİŞTİR.” Bunu söyleyenlere lütfen şunu soralım, peki Allah’ın Resulü neden Kur’an’ı yazdırırken sözlü olarak kendisine öğretilenleri, bildirilenleri Kur’an’a geçirmemiş de, bizler yüzlerce yıl sonra bu rivayet hadisleri bazı kişilerden duyuyoruz? Haşa Allah’ın Resulünü görevini eksik mi yaptı? Çünkü Kur’an’ı Allah ben koruyorum diyor, korunan bir kitapla bizlere iletilmesi gerekirken, Allah’ın yasakladığı rivayet yolla bizlere ulaştırılması, asla mümkün olamaz dememiz gerekmez mi? Elbette gerekir. Aslında bu yolla kendilerini aldatanlara şunları söylememiz de yeterlidir. Allah apaçık ayetinde bizlerin, YALNIZ KUR’AN’DAN SORUMLU OLACAĞIMIZI, YALNIZ KUR’AN’IN İPİNE SARILMAMIZ GEREKTİĞİNİ HÜKMETMİŞTİR. Bu ve benzeri onlarca ayetten de anlıyoruz ki, Allah Resulüne Kur’an dışından bizlerin sorumlu olacağı, hiçbir şey emretmemiştir. Yoksa böyle emirler verir mi? Aslında zikir ehlini kandıramıyorlar çünkü hemen bunu söyleyenlere, Enam 19. Ayetle cevap veriyor ve Allah’ın Resulü, bakın bizleri yalnız Kur’an ile uyarıyormuş diyorlar. Batıl inançlarına kanıt yaratabilmek adına, ayetlerde geçen kelimelere farklı anlamlar verip, kendilerini avuttukları bir ayeti daha hatırlatmak isterim.<br />
<br />
Nahl 64: SANA KİTABI, ANCAK AYRILIĞA DÜŞTÜKLERİ ŞEYLERİ ONLARA AÇIKLAMAN İÇİN VE İMAN EDEN BİR TOPLUMA DOĞRU YOLU GÖSTERİCİ VE RAHMET OLARAK İNDİRDİK. (Diyanet meali)<br />
<br />
Atalarının batıl inancına kanıt yaratmaya çalışanlar, bakın Allah’ın Resulü ayetleri açıklıyormuş, demek ki ayetler açık değil diyerek rivayetlere kanıt arıyorlar. Hâlbuki Allah birçok ayetinde Kur’an’ı açıklamak bizim görevimizdir, biz Kur’an’ı nice örneklerle açıkladık ki hiç kimseye muhtaç olmayasınız demiyor muydu? Diyordu ama Allah’ı duyan dinleyen ne yazık ki çok az. Aslında bu ayette de farklı söylemiyor Rabbimiz, ayetin başında AYRILIĞA DÜŞTÜKLERİ KONULAR HAKKINDA ONLARI KUR’AN İLE BİLGİLENDİR, BÖYLECE AYRILIĞA DÜŞTÜKLERİ KONULARI KUR’AN İLE AÇIKLIĞA KAVUŞTUR DİYOR. Hatta Nahl suresi 44. Ayetinde bu konuda nasıl bir açıklama yapıyordu? APAÇIK BELGELER VE KİTAPLARLA GÖNDERDİK. Gönül gözleri kör olana, batılın etkisiyle ön yargılarından kurtulamayana, asla Kur’an gerçeklerini gösteremezsin. Görebilmesi için önce ön yargılardan kurtulup, HER MÜSLÜMAN ÖNCE İMANINA SORGULAYIP, KUR’AN İLE RESET ATMALI VE İNANCINDA TEMİZLİK YAPMALIDIR. Böyle yaparsakör olan gönlü aydınlanır, perdelenmiş gözler görür, sağır olan kulaklar HAK olanı apaçık duyar.<br />
<br />
Allah ile aldatıcı O zalimlere şunu da söyleyelim lütfen. ARTIK SİZİN YALANLARINIZ ANLAŞILDI, FOYANIZ ORTAYA ÇIKTI. ÇÜNKÜ BİZ KUR’AN İLE BULUŞTUK ÇOK ŞÜKÜR VE GÖRDÜK Kİ ALLAH ZUHRUH 44. AYETİNDE, BİZLERİ YALNIZ KUR’AN’DAN SORUMLU TUTUYOR VE BİZLERİN YALNIZ KUR’AN’IN İPİNE SARILMAMIZI EMREDİYOR. SİZİN SÖYLEDİKLERİNİZ YALAN VE İFTİRAYMIŞ DİYELİM. Verecek çok örnek var, dilerim gönül gizleri Kur’an ile gören, Allah’ın azınlık HALİS kulları arasında oluruz.<br />
<br />
Saygılarımla<br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bu makalemde sizlerin, üzerinde düşünmenize vesile olmak istediğim ilk ayet, Nisa suresi 105. Ayet olacak. Rabbimiz bu ayetinde bizlere çok önemli bir konuda bilgi verdiği gibi, dikkat çekici bir uyarıda da bulunuyor. Lütfen bu ayet üzerinde, Kur’an bütünlüğünde dikkatle düşünelim. Önce ayeti yazalım.<br />
<br />
Nisa 105: (EY MUHAMMED!) BİZ SANA KİTAB’I (KUR’AN’I) HAK OLARAK İNDİRDİK Kİ, İNSANLAR ARASINDA ALLAH’IN SANA ÖĞRETTİKLERİ İLE HÜKÜM VERESİN. SAKIN HAİNLERİN SAVUNUCUSU OLMA. (Diyanet meali)<br />
<br />
İlk cümle üzerinde birlikte düşünelim. Allah Resulünü çok önemli bir konuda uyarıyor ve diyor ki, sana kitabı yani Kur’an’ı HAK olarak indirdik diyor. Sizce Allah Resulüne HAK olarak indirdim derken ne demek istemiş olabilir? Hak kelimesinin anlamı GERÇEK, SABİT, DOĞRU, KESİN anlamlarına gelir. Demek ki Rabbimiz Resulüne şunu söylüyor. Sana Kur’an’ı değişmez, ilave edilemez, çıkartılamaz eksiksiz, açıklanmış sabit ve doğru kesin hükümlerle bildir ki, SENDE KUR’AN İLE KULLARIMA AÇIKÇA VERDİĞİM BİLGİLERLE, HÜKMEDESİN DİYOR. Ayette geçen bir kelime üzerinde de durmak istiyorum. Çünkü bu ve benzeri kelimelere, Allah’ın asla bahsetmediği örnek dahi vermedi Kur’an’ın tam tersi anlamları vererek, batıl mezhep inançlarına kanıt yaratmaya çalışıyorlar. Şunu lütfen unutmayalım, Rabbimiz Kur’an’da herhangi bir konuda, ayetinde bir hüküm verdiyse, aynı konuda bir başka ayetinde asla bunun tersini söylemez. Yapılan Kur’an tercümelerinde böyle bir tezatlık görüyorsanız, mutlaka O ayet yanlış yada batıl inançalrını Kur’an’a söyletebilmek için, kasıtlı tercüme edilmiş demektir.<br />
<br />
Dikkat ettiyseniz ayette SANA ÖĞRETTİĞİ GİBİ YA DA SANA GÖSTERDİĞİ GİBİ kelimelerinden yola çıkarak, bakın Allah bazı konuların detaylarını Kur’an’da yazmamış, Resulüne öğretmiş ya da göstermiş bizler Allah’ın Resulünden öğreniyoruz, yani Allah’ın Resulü soyut olan ayetleri, somut hale dönüştürüp yaşanır hale getirmiştir diyerek, kendi inançlarına kanıt yaratıyorlar. Örneğin Allah namaz kılın, zekât verin, Hacca gidin demiş ama açıklamamış, Resulüne Kur’an dışından nasıl yapılacağı öğretilmiştir diyorlar. Halbuki önyargısız Kur’an’ı okusalar çok basit ve kolay bir şekilde, nasıl hayatımıza geçireceğimiz açıklanmış. Bizler Allah’ın açıkladığı ile yetinmeyip, atalarımızın mezhep inançlarını Kur’an’da göremediğimizde, Allah’ın söylemediklerini ayetlere ne yazık ki ilave etmeye çalışıyoruz.<br />
<br />
Elbette bu düşünce asla doğru değildir ve Kur’an’ın neredeyse tamamına ters düşer. Hatta Nisa suresi 105. Ayete bile ters düşer, yeter ki önyargısız Allah’ın uyardığı gibi ayetler üzerinde düşünelim, hemen gerçekleri görürüz. Allah bu ayette Kur’an’ı ne için indirdik demişti? HAK olarak yani gerçek, sabit, doğru, kesin, eksiksiz olarak indirdiğini söylüyordu. Bu durumda Rabbimiz HAK olarak indirdiği hükümlerini, açıklamadan, izah etmeden, nasıl yaşayacağımızı söylemeden indirmiş olabilir mi? Asla mümkün değil, çünkü Allah’ın Resulü açıklanmamış detay verilmemiş Kur’an ile nasıl bizlere hüküm versin? Bunu söylemek asla mümkün değildir. Enam 114. Ayetinde, Kur’an’ın açıklanmış halde indirildiğini ve ALLAH’IN KİTABINDAN BAŞKA HAKEM, HİÇ BİR KİTABIN OLAMAYACAĞINI BAKIN NASIL SÖYLÜYOR.<br />
<br />
Enam 114: (DE Kİ<img src="https://duygusuz.com/images/smilies/smile.png" alt="Smile" title="Smile" class="smilie smilie_1" /> “ALLAH’TAN BAŞKA BİR HAKEM Mİ ARAYACAĞIM? HÂLBUKİ SİZE KİTABI AÇIKLANMIŞ OLARAK İNDİREN O’DUR.” KENDİLERİNE KİTAP VERDİĞİMİZ KİMSELER, KUR’AN’IN GERÇEKTEN RABBİN TARAFINDAN İNDİRİLMİŞ OLDUĞUNU BİLİRLER. SAKIN ŞÜPHEYE DÜŞENLERDEN OLMA! (Kur’an yolu Diyanet işl.)<br />
<br />
Allah’ın kitabından başka hakem, delil, kanıt arayanlara doğrusu söyleyecek sözüm elbette yok. Herkes kendi imtihanını yaşıyor bu dünyada. Rabbimizin Resulüne HAK olarak yani gerçek, sabit kesin hatta nice örneklerle açıklayıp göndermesinin nedeni, Resulünün ÜMMİ olmasından kaynaklanıyor. Yani Allah’ın Resulüne iftira attıkları gibi, ÜMMİ kelimesi okuma yazma bilmeyen değil, Kitap Ehline tabi olmayan anlamında olduğundan ve Hz. Muhammed’in dini konularda hiçbir bilgisi olmadığından, Rabbimiz bizzat Kur’an’ı HAK olarak açıklanmış detaylı bir şekilde gönderiyor. Hatırlayınız Allah Resulünün ümmi oluşuna açıklama getirmek için ne diyordu? “İŞTE BÖYLECE SANA DA, KENDİ BUYRUĞUMUZLA BİR RUH (KUR’AN) VAHYETTİK. SEN KİTAP NEDİR, İMAN NEDİR BİLMİYORDUN.” (Şura 52) Sanırım Rabbimizin sana öğrettik ya da sana gösterdiğimiz gibi sözlerinden neyi kast ettiği şimdi daha iyi anlaşılmıştır. ALLAH’IN RESULÜNÜN GÖREVİ, YALNIZ KUR’AN İLE HÜKMETMEK YALNIZ KUR’AN’I TEBLİĞ ETMEK OLDUĞU ÇOK AÇIK ANLAŞILIYOR. Şunu lütfen unutmayalım, biz Müslümanların aramıza girmiş Yahudi fitnesi, Allah’ın Resulüne bizlerin coşkun sevgiyle bağlı olduğumuzu bildikleri için, O’nun adını vererek bizleri aldatıyor ve Resulünü adeta Allah’ın din ortağı yaparak, BİZLERİ ŞİRK BATAĞINA SÜRÜKLÜYORLAR. Sizce Allah’ın Resulü, neye uyduysa, bizlerde ona uymamız gerekmez mi? Bakın nereye uymuş.<br />
<br />
“DE Kİ: “BEN TÜREDİ BİR RESUL DEĞİLİM. BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI DA BİLMEM. BEN SADECE BANA VAHYEDİLENE UYARIM. BEN SADECE APAÇIK BİR UYARICIYIM.” ( AHKAF 9)<br />
<br />
“DE Kİ: “HANGİ ŞAHİDİN ŞAHİTLİĞİ DAHA GÜVENİLİRDİR?” DE Kİ: “BENİMLE SİZİN ARANIZDA ALLAH ŞAHİTTİR. BU KUR’AN BANA, HEM SİZİ HEM DE ULAŞTIĞI HERKESİ ONUNLA UYARMAM İÇİN VAHYEDİLDİ.” (ENAM 19)<br />
<br />
Allah’ın Resulü elbette Allah’ın, Kur’an’ı açıklamak bizim görevimiz dedikten sonra, nice örnekler açıkladığını söylediği Kur’an ile ümmetine hükmediyor. Biz Müslümanları Allah ve Resulü ile aldatanlar, her şeye kılıf bulmaya çalıştıkları gibi buna da bulmaya çalışıyorlar ve diyorlar ki; “RESULÜNE VAHYEDİLEN YALNIZ KUR’AN DEĞİL Kİ, KUR’AN’A GEÇMEYEN BİRÇOK KONU KENDİSİNE KUR’AN DIŞINDAN, CEBRAİL TARAFINDAN ÖĞRETİLMİŞTİR.” Bunu söyleyenlere lütfen şunu soralım, peki Allah’ın Resulü neden Kur’an’ı yazdırırken sözlü olarak kendisine öğretilenleri, bildirilenleri Kur’an’a geçirmemiş de, bizler yüzlerce yıl sonra bu rivayet hadisleri bazı kişilerden duyuyoruz? Haşa Allah’ın Resulünü görevini eksik mi yaptı? Çünkü Kur’an’ı Allah ben koruyorum diyor, korunan bir kitapla bizlere iletilmesi gerekirken, Allah’ın yasakladığı rivayet yolla bizlere ulaştırılması, asla mümkün olamaz dememiz gerekmez mi? Elbette gerekir. Aslında bu yolla kendilerini aldatanlara şunları söylememiz de yeterlidir. Allah apaçık ayetinde bizlerin, YALNIZ KUR’AN’DAN SORUMLU OLACAĞIMIZI, YALNIZ KUR’AN’IN İPİNE SARILMAMIZ GEREKTİĞİNİ HÜKMETMİŞTİR. Bu ve benzeri onlarca ayetten de anlıyoruz ki, Allah Resulüne Kur’an dışından bizlerin sorumlu olacağı, hiçbir şey emretmemiştir. Yoksa böyle emirler verir mi? Aslında zikir ehlini kandıramıyorlar çünkü hemen bunu söyleyenlere, Enam 19. Ayetle cevap veriyor ve Allah’ın Resulü, bakın bizleri yalnız Kur’an ile uyarıyormuş diyorlar. Batıl inançlarına kanıt yaratabilmek adına, ayetlerde geçen kelimelere farklı anlamlar verip, kendilerini avuttukları bir ayeti daha hatırlatmak isterim.<br />
<br />
Nahl 64: SANA KİTABI, ANCAK AYRILIĞA DÜŞTÜKLERİ ŞEYLERİ ONLARA AÇIKLAMAN İÇİN VE İMAN EDEN BİR TOPLUMA DOĞRU YOLU GÖSTERİCİ VE RAHMET OLARAK İNDİRDİK. (Diyanet meali)<br />
<br />
Atalarının batıl inancına kanıt yaratmaya çalışanlar, bakın Allah’ın Resulü ayetleri açıklıyormuş, demek ki ayetler açık değil diyerek rivayetlere kanıt arıyorlar. Hâlbuki Allah birçok ayetinde Kur’an’ı açıklamak bizim görevimizdir, biz Kur’an’ı nice örneklerle açıkladık ki hiç kimseye muhtaç olmayasınız demiyor muydu? Diyordu ama Allah’ı duyan dinleyen ne yazık ki çok az. Aslında bu ayette de farklı söylemiyor Rabbimiz, ayetin başında AYRILIĞA DÜŞTÜKLERİ KONULAR HAKKINDA ONLARI KUR’AN İLE BİLGİLENDİR, BÖYLECE AYRILIĞA DÜŞTÜKLERİ KONULARI KUR’AN İLE AÇIKLIĞA KAVUŞTUR DİYOR. Hatta Nahl suresi 44. Ayetinde bu konuda nasıl bir açıklama yapıyordu? APAÇIK BELGELER VE KİTAPLARLA GÖNDERDİK. Gönül gözleri kör olana, batılın etkisiyle ön yargılarından kurtulamayana, asla Kur’an gerçeklerini gösteremezsin. Görebilmesi için önce ön yargılardan kurtulup, HER MÜSLÜMAN ÖNCE İMANINA SORGULAYIP, KUR’AN İLE RESET ATMALI VE İNANCINDA TEMİZLİK YAPMALIDIR. Böyle yaparsakör olan gönlü aydınlanır, perdelenmiş gözler görür, sağır olan kulaklar HAK olanı apaçık duyar.<br />
<br />
Allah ile aldatıcı O zalimlere şunu da söyleyelim lütfen. ARTIK SİZİN YALANLARINIZ ANLAŞILDI, FOYANIZ ORTAYA ÇIKTI. ÇÜNKÜ BİZ KUR’AN İLE BULUŞTUK ÇOK ŞÜKÜR VE GÖRDÜK Kİ ALLAH ZUHRUH 44. AYETİNDE, BİZLERİ YALNIZ KUR’AN’DAN SORUMLU TUTUYOR VE BİZLERİN YALNIZ KUR’AN’IN İPİNE SARILMAMIZI EMREDİYOR. SİZİN SÖYLEDİKLERİNİZ YALAN VE İFTİRAYMIŞ DİYELİM. Verecek çok örnek var, dilerim gönül gizleri Kur’an ile gören, Allah’ın azınlık HALİS kulları arasında oluruz.<br />
<br />
Saygılarımla<br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ali İmran Suresi 105. Ayete Bu Dünyada Gözlerini Yumanlar, Hesap Günü Gözünü, Cehenne]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121619</link>
			<pubDate>Sun, 04 Jan 2026 11:36:00 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16197">halukgta</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121619</guid>
			<description><![CDATA[Bu makalemde sizlere, günümüzde farkında olmadığımız yanlışlarımıza, çok dikkat çekici bir ayet hatırlatmak istiyorum. BİZLERİ ŞİRK BATAKLIĞINA SÜRÜKLEYEN BU YANLIŞIMIZI, FARKINDA OLMADAN İNANIN ÇOK YAPIYORUZ. Bu ayeti okuyup tebliğ alıp iman ettik dedikten sonra, bizlerin ayetin hükmünün tamamen tersi bir İslam’ı yaşadığımızı göreceksiniz. Tabi düşünen, aklını kullanan batılın ve hurafenin etkisinde kalmayan bir Müslüman, gerçekleri ancak fark edecektir. Önce ayeti yazalım, daha sonra ayet üzerinde Kur’an bütünlüğünde birlikte düşünelim. Lütfen Haluk Bey yine uzun yazı yazmış deyip, yarıda bırakmayalım sabırla okuyalım.<br />
<br />
Ali İmran 105: KENDİLERİNE APAÇIK DELİLLER GELDİKTEN SONRA, PARÇALANIP AYRILIĞA DÜŞENLER GİBİ OLMAYIN. İŞTE ONLAR İÇİN BÜYÜK BİR AZAP VARDIR. (Diyanet meali)<br />
<br />
Ayet çok açık ve net bizlere bir uyarıda bulunuyor. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra diyor. Peki, bizler Allah’ın Kur’an için apaçık dediğine inanıyor ve hayatımıza geçiriyor muyuz? Apaçık denilen delillerin, kanıtların önce gerçekten Kur’an olduğuna iman etmeliyiz. Dikkat ettiyseniz gelen O delilin yani Kur’an’ın APAÇIK olduğunu günümüzde çoğunluk Müslümanlar inanmıyor. Allah apaçık diyorsa, aklı başında her insan anlayabilir demektir, bizler öyle mi diyoruz? Çok üzgünüm ama bizler Kur’an’ın etkisinde olmayıp, mezheplerin rivayet sözlerinin/hadislerinin etkisinde İslam’ı yaşadığımız için, Kur’an’ın bu ve benzeri onlarca ayetine tam tersi bir inancı kabul etmekte bir sakınca görmüyor ve KUR’AN APAÇIK DEĞİLDİR, DETAY VERMEZ ÖZET BİLGİ VERİR. KUR’AN’I ZATEN HERKES ANLAYAMAZ DEMİYOR MUYZ? Peki, neden bu yanlış yola toplumu sürüklüyorlar? Toplumu Allah ile aldatanlar, ALLAH İLE KULUNUN ARASINA GİRİP, ALLAH’IN GÜDÜMÜNDEN TOPLUMU ÇIKARTIP, KENDİ GÜDÜMLERİNE ALABİLMEK, İSTEDİKLERİ GİBİ YÖNETEBİLMEK İÇİN BUNU YAPIYORLAR. Rabbimiz bu konularda bizleri uyarıp, aklınızı kullanın benden başka sakın Veliler edinip ardı sıra gitmeyin diye uyardığı halde, BU GERÇEKLE BLUŞAMAYAN MÜSLÜMANLAR, Allah’ın emrinin tam tersini İslam’ın emri diye yaşadıklarının, hala farkında bile değiller.<br />
<br />
Ne yazık ki bizler kendi ellerimizle, kendi gözlerimize batılın perdesini çektik, kulaklarımıza bu batıl bilgilerle ağırlıklar yerleştirdik artık HAK olanı göremez, duyamaz olduk. Kalplerimizi de mühürleyince hissedemez olduk. ÇÜNKÜ AKLIMIZI KULLANMAYI BIRAKTIK, BAŞKALARININ AKLINA TESLİM OLDUK. Kalp çok önemlidir duygunun merkezidir. Eğer iman kalplerimize yerleşmemişse gerçek iman edenlerden asla olamayız. Onun için Allah birçok ayetinde, Cebrail’in ayetleri Resulün kabine indirdi tabirini kullanır, yani ona ayetin tüm gerçeklerini öğretti onu gerçek iman edenlerden yaptı anlamındadır. Yine Rabbimiz Kur’an’da bedevi Araplardan bahsederken, onlar iman ettik diyorlar ama onların imanları kalplerine daha yerleşmedi diyerek, çok önemli bir gerçeğin altını çiziyor. ÇOK ÜZGÜNÜM AMA BİZLERDE AYNI HATAYI YAPIYORUZ VE İMANLARIMIZ SÖZDE KALIYOR, KALPLERİMİZE YERLEŞEMİYOR. Rabbimiz Kur’an’ın apaçık olduğunu, nice örneklerle izah edilip açıklandığını anlayalım ve hiç kimseye muhtaç olmayalım diye, bizzat kendisinin Kur’an’ı açıkladığını yemin ederek kolaylaştırdığını söylediği halde, bu uyarıları ne yazık ki inatla görmezden duymazdan geldik, üstünü örttük. Peki neden, sırf atalarımızın batıl inancını yaşamaya devam edebilmek için. <br />
<br />
Allah özellikle bizlerin sorumlu olduğu ayetleri MUHKEM bir şekilde, yani şüphe duymayacak kadar apaçık gönderdiğini söylemesini bile göz ardı ettik. Bizler daha çok şeyleri görmezden geldik. Örneğin sakın dinde bölünenler gibi olmayın, tek yumruk olun yoksa sizi yok ederler diye uyardığı halde, bizler dinde mezheplere, cemaatlere, tarikatlara bölünmeyi doğru, güzel göstermek için, BU BİR ZENGİNLİKTİR DEMEKTE SAKINCA GÖRMEDİK. Yani Allah ne emrediyorsa tersini iddia ettik, yaşadık ama bunun hala farkında değiliz. Hâlbuki Allah İslam dininde tek bir kaynak Kur’an’ın olduğunu bizlere bildirmiş ve hangi kaynaktan sorunlarımızı çözmemizi istemişti hatırlayalım.<br />
<br />
“İNSANLAR TEK BİR ÜMMETTİ. ALLAH, MÜJDECİLER VE UYARICILAR OLARAK RESULLER GÖNDERDİ VE BERABERLERİNDE, İNSANLARIN ANLAŞMAZLIĞA DÜŞTÜKLERİ ŞEYLER KONUSUNDA, ARALARINDA HÜKÜM VERMEK ÜZERE, KİTAPLARI HAK OLARAK İNDİRDİ.”(Bakara 213)<br />
<br />
Hatta Allah kullarını, yalnız indirdiğim vahyimden sorumlu tutacağını da apaçık bildirdi. Bunca açık ayetler elimizde olduğu halde, bizler aramızdaki sorunları çözmek için, Allah’ın kitabını yeterli görmeyip, rivayetlerin sanı bilgilerin peşine düşerek, Allah’ın yolundan saptık ama bunun farkında bile değiliz. Hâlbuki Rabbimiz çok açık ve net bizleri hangi kaynaktan hangi bilgilerden sorumlu tutacağına hükmetmişti hatırlayalım <br />
<br />
Zuhruf 44: ŞÜPHESİZ BU KUR’AN, SANA VE KAVMİNE BİR ÖĞÜT VE BİR ŞEREFTİR, ONDAN HESABA ÇEKİLECEKSİNİZ. (Diyanet meali)<br />
<br />
Gerçekten de bizler gözlerimizi HAK olana yummuş,  BATIL olana açmışız. RABBİMİZİN SAKIN DİNDE PARÇALANIP BÖLÜNMEYİN, UYARISINI BİLE ATALARIMIZIN BATIL İNANCINA KURBAN EDEREK GÖRMEZDEN GELEBİLİYORSAK, BİZLER HER TÜRLÜ AZABI HAK ETMİŞİZ DEMEKTİR. Onun içinde gerçekleri göremiyoruz. Bakın ayeti özellikle Diyanetin mealinden yazıyorum, çünkü Diyanet bizler için güvenilir olması gerekmez mi? Yorumunu sizlere bırakıyorum. Çünkü ayeti bu kadar güzel tercüme eden Diyanet, kendilerine ait Diyanet haber sitesinde, İslam’ı bakın hangi kaynaklardan yaşamamız gerektiğini söylüyor ve camilerde bunları topluma anlatmakta bir sakınca görmüyorlar.<br />
<br />
“İSLAM DİNİNİN İKİ TEMEL KAYNAĞI VARDIR. BUNLAR, ALLAH’IN KİTABI VE BU KİTABI İNSANLARA TEBLİĞ EDEN HZ. PEYGAMBER’İN SÜNNETİDİR. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI KURULDUĞU GÜNDEN BERİ BU İKİ TEMEL KAYNAĞA DAYANAN BİR YAYINCILIK ANLAYIŞINA SAHİP OLMUŞTUR. TOPLUMA SAHİH DİNÎ BİLGİYİ ULAŞTIRMAK AMACIYLA HER KESİME YÖNELİK NİTELİKLİ ESERLER YAYINLAMAKTADIR. DÜN OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE BİDATLERE, SAPMAYA, YOZLAŞMAYA VE BOZULMAYA KARŞI DİNİ DOĞRU VE GÜVENİLİR KAYNAKLARDAN ÖĞRENMEK ÇOK ÖNEMLİDİR. SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ BU KONUDA ÜMMETİNİ ŞÖYLE UYARMIŞTIR: “SİZE İKİ ŞEY BIRAKIYORUM, ONLARA SIMSIKI SARILDIĞINIZ SÜRECE YOLUNUZU ŞAŞIRMAYACAKSINIZ: ALLAH’IN KİTABI VE PEYGAMBERİNİN SÜNNETİ.” (MUVATTA’, KADER, 3)<br />
<br />
Önce şunu hatırlatmak isterim. Allah’ın Resulünün veda hutbesinin, yaklaşık yüz bin kişi gibi kalabalık bir topluma hitap ettiği rivayet edilir. Bu kadar kalabalık bir topluma hitap edilen konuşma, inanılmaz farklı şekillerde bugün bizlere rivayet yolla ulaşmıştır. Diyanetin, Allah’ın Resulünün size iki emanet bırakıyorum sözü bile, günümüze 3 değişik şekilde ulaşmıştır. Birisi Diyanetin söylediği gibi iki emanet bırakıyorum, Kur’an ve benim sünnetim. İkincisi SİZE TEK BİR EMANET BIRAKIYORUM ODA KUR’AN’DIR. Üçüncüsü size iki emanet bırakıyorum, birisi Kur’an diğer ehlibeytimdir. Sizce hangisi doğru olabilir? Zikir ehli, bunun doğrusunu Kur’an’dan hemen anlayacaktır. İşte rivayetlere kuşku duymadan inanmak, bu kadar tehlikelidir.<br />
<br />
Diyanet, İslam dininin iki kaynağı vardır diyor ama Allah tek bir kaynağının olduğunu, onlarca ayetinde bizlere apaçık söylüyor. Hatta Rabbimiz, SİZLERİ KUR’AN’DAN HESABA ÇEKECEĞİM DEMİYORMU Zuhruf 44. Ayetinde? Diyanet işleri başkanlığının, kurulduğundan beri bu iki temel kaynağa dayanan bir tebligat içinde olduğunu söylüyor. Bu düşünce asla doğru değildir. Tam tersine Atatürk, Diyanet işleri başkanlığını kurmasının nedeni, Türk halkının Kur’an’ın emrettiği gerçek İslam ile toplumu buluşturmak adına kurmuştur. Hatta İslam’ı bozmak isteyen tarikat ve cemaatlerle mücadele etmiştir, onun için bugün cemaat ve tarikatlarda Atatürk düşmanlığı yapılır. Sizce Zuhruf suresi 44. Ayetinde Rabbimiz, sizleri Kur’an’dan hesaba çekeceğim ve Ali İmran 103. Ayetinde HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİ KUR’AN’A SIMSIKI YAPIŞIN, BÖLÜNÜP PARÇALANMAYIN, hükmünü verdikten sonra, HAŞA sözünden dönüp, yalnız Kur’an ile olur mu, Resulümü herhalde postacı diye göndermedim, onun da dinde benim koymadığım hükümleri koyma, benim sünnetime ilaveler yapma yetkisini verdim, onlara da uymanız gerekirdi, der mi mahşer günü? Aklını zerre kadar kullanan gerçekleri görecektir, kullanmayana da zaten sözümüz yok. <br />
<br />
Bakın Allah Resulünü uyarıp, kimin hangi şeriatına, yani yoluna sünnetine uymasını istiyor. “SONRA SENİ DE DİN KONUSUNDA BİR ŞERİAT SAHİBİ KILDIK, ONA UY. BİLMEYENLERİN HEVESLERİNE UYMA.”(Casiye 18) Allah Resulünün, ona indirdiği Kur’an’ın şeriatına uymasını istiyor, farklı şeriatlar sünnetler dine ilave et, onlara da uysun kullarım demiyor. Çünkü Allah Kur’an’da,  hükmüne hiç kimseyi ortak etmeyeceğini söylüyor. Bakın Rabbimiz biz kullarının Veliler, gavslar edinmeden nereye uymamızı emrediyor. “RABBİNİZDEN SİZE İNDİRİLENE UYUN. O’NUN BERİSİNDEN BİRTAKIM VELİLERİN ARDINA DÜŞMEYİN. SİZ NE KADAR DA AZ ÖĞÜT ALIYORSUNUZ! (Araf 3) Bu ve benzeri yüzlerce ayeti tebliğ alan bizler, sizce dinin ikinci kaynağı var diyebilir miyiz? Karar sizin, imtihan sizin imtihanınız.<br />
<br />
Gerçekten de Allah’ım, bizler senin ayetlerine karşı çok nankör davranıyor ve gözlerimizdeki perdeyi kaldırmak için çaba harcamadığımızdan, Kur’an’da ki öğütlerinden de faydalanamıyoruz. Yani biz kulların çok nankörüz. Allah’ın sünnetini biliyoruz, Kur’an’ın verdiği hükümler yani Allah’ın bizlerin izlemesini istediği yol ve yöntemler diyebiliriz. Peki, Allah’ın Resulünün sünneti farklımı sizce? Allah’ın Resulü, Allah’ın sünnetinin dışına mı çıktıda bunu söylüyoruz. Bu yanlışı yapanlara soracak çok soru var ama Kur’an’ın sınırlarını aşanlara ne anlatırsanız anlatın dinlemeyeceklerdir. Çünkü Gözler perdeli, kulaklar da ağırlıklar var, kalp ise hissetmez olmuş. Allah’ın Resulü de yalnız Kur’an’a uyduğunu apaçık gösteren ayetlere gözlerini kapatanlara, bu örnekleri istediğiniz kadar hatırlatın görmeyeceklerdir ama biz yine de hatırlatalım. Bakın Allah’ın Resulünün izlediği yol yani onun izlediği sünnet neresiymiş.  “BU KUR’AN BANA VAHYOLUNDU Kİ, ONUNLA SİZİ VE ULAŞTIĞI HERKESİ UYARAYIM.” (Enam 19) Allah’ın Resulü biz ümmetini yalnız Kur’an ile uyardığını yine Kur’an’da apaçık söylüyorsa, nasıl olurda dinin kaynağını ikiye çıkartıp, Allah’ın kitabının yanına rivayet kitaplar koyarak, Allah’ın yolundan bu toplumu farklı kaynaklara, yollara yöneltiriz? BUNU YAPANLARIN ALLAH’A HESAP VEREMEYECEKLERİNİ, MAHŞER GÜNÜDE RESULÜN YÜZÜNE BİLE BAKAMAYACAKLARINI, ŞİDDETLE HATIRLATIRIM. Yaptığımız çok büyük yanlışımıza, Rabbimizin uyarısını özellikle hatırlatmak istiyorum. Bakın Allah biz kullarını hangi bilgilere, kaynağa inanmamızı ve sarılmamızı istiyor. Kur’an dışı bir kaynak öneriyor mu? <br />
<br />
“İMAN EDİP İYİ AMEL İŞLEYENLERİN VE RABLERİ TARAFINDAN HAK OLARAK MUHAMMED’E İNDİRİLENE İNANANLARIN GÜNAHLARINI ALLAH ÖRTMÜŞ VE HALLERİNİ DÜZELTMİŞTİR. BUNUN SEBEBİ, İNKÂR EDENLERİN BÂTILA UYMALARI; İNANANLARIN DA RABLERİNDEN GELEN HAKKA UYMUŞ OLMALARIDIR. İŞTE ALLAH, İNSANLARA KENDİLERİYLE İLGİLİ DURUMLARI BÖYLE ÖRNEK VERMEKTEDİR.” ( Muhammed 2-3)<br />
<br />
Bu ve benzeri ayetlere bu dünyada gözlerini yumanlar, gözlerini cehennemin kapısında açmaktan asla kurtulamayacaklardır. Sizleri yine Kur’an’dan Allah’ın biz kullarını özellikle uyardığı ve izlememiz gereken yolu ve onun tek kaynağının yalnız Kur’an olduğunu apaçık muhkem bir şekilde söylediği ayetlerle, baş başa bırakmak istiyorum. YALNIZ Allah’ın vahyine güvenip, onun ipine sarılanlara ne mutlu.<br />
<br />
“HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE (KUR’AN’A) SIMSIKI SARILIN. PARÇALANIP BÖLÜNMEYİN.” (Ali İmran 103)<br />
<br />
“AND OLSUN, SİZE ÖYLE BİR KİTAP İNDİRDİK Kİ, BÜTÜN ŞAN VE ŞEREFİNİZ ONDADIR. HÂLÂ AKILLANMAYACAK MISINIZ?” (Enbiya 10)<br />
<br />
“GERÇEK HAK OLAN, RABBİNDEN GELENDİR. O HALDE KUŞKULANANLARDAN OLMA!” (Bakara 147)<br />
<br />
“İŞTE BU KUR’AN, BİZİM İNDİRDİĞİMİZ MÜBAREK BİR KİTAPTIR. BUNA UYUN VE ALLAH’TAN KORKUN Kİ SİZE MERHAMET EDİLSİN.” (Enam 155)<br />
<br />
“ONLARA, “ALLAH’IN İNDİRDİĞİNE UYUNUZ” DENDİĞİNDE, “HAYIR, BİZ ATALARIMIZI ÜZERİNDE BULDUĞUMUZ ŞEYE UYARIZ” DERLER. YA ATALARI AKILLARINI KULLANAMAMIŞ, DOĞRUYU DA BULAMAMIŞ İDİYSELER DE Mİ?” (Bakara 170)<br />
<br />
“EY İNSANLAR! ŞÜPHESİZ SİZE RABBİNİZDEN KESİN BİR DELİL GELDİ VE SİZE APAÇIK BİR NUR İNDİRDİK.” (Nisa 174)<br />
<br />
Değerli kardeşlerim, inanın biz Müslümanlar öyle batıl ve hurafe bir din yaşıyoruz ki, hesabın görüleceği O çetin gün bu yanlışlarla Allah’ın huzuruna gidersek, çok pişman olacağız. Yazdığım bütün ayetleri hiç tebliğ almamış olduğunuzu bir an düşünün. Rabbimizin yalnız şu ayetini tebliğ alıp iman ettim diyen bir Müslüman, sizce dinin iki kaynağı vardır diyerek, Kur’an’ın yanına doğruluğundan asla emin olamayacağı rivayet, sanı kaynakları koyabilir mi? Yorumunu sizlere bırakıyorum. Dilerim gönül gözleri açık Kur’an gerçeklerini görebilen, Allah’ın azınlık halis kulları arasında oluruz.  <br />
<br />
Casiye 6: İŞTE BUNLAR, ALLAH’IN ÂYETLERİDİR. ONLARI SANA GERÇEK OLARAK OKUYORUZ. ARTIK ALLAH’TAN VE O’NUN ÂYETLERİNDEN SONRA, HANGİ SÖZE İNANACAKLAR? (Diyanet meali)<br />
<br />
Saygılarımla<br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bu makalemde sizlere, günümüzde farkında olmadığımız yanlışlarımıza, çok dikkat çekici bir ayet hatırlatmak istiyorum. BİZLERİ ŞİRK BATAKLIĞINA SÜRÜKLEYEN BU YANLIŞIMIZI, FARKINDA OLMADAN İNANIN ÇOK YAPIYORUZ. Bu ayeti okuyup tebliğ alıp iman ettik dedikten sonra, bizlerin ayetin hükmünün tamamen tersi bir İslam’ı yaşadığımızı göreceksiniz. Tabi düşünen, aklını kullanan batılın ve hurafenin etkisinde kalmayan bir Müslüman, gerçekleri ancak fark edecektir. Önce ayeti yazalım, daha sonra ayet üzerinde Kur’an bütünlüğünde birlikte düşünelim. Lütfen Haluk Bey yine uzun yazı yazmış deyip, yarıda bırakmayalım sabırla okuyalım.<br />
<br />
Ali İmran 105: KENDİLERİNE APAÇIK DELİLLER GELDİKTEN SONRA, PARÇALANIP AYRILIĞA DÜŞENLER GİBİ OLMAYIN. İŞTE ONLAR İÇİN BÜYÜK BİR AZAP VARDIR. (Diyanet meali)<br />
<br />
Ayet çok açık ve net bizlere bir uyarıda bulunuyor. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra diyor. Peki, bizler Allah’ın Kur’an için apaçık dediğine inanıyor ve hayatımıza geçiriyor muyuz? Apaçık denilen delillerin, kanıtların önce gerçekten Kur’an olduğuna iman etmeliyiz. Dikkat ettiyseniz gelen O delilin yani Kur’an’ın APAÇIK olduğunu günümüzde çoğunluk Müslümanlar inanmıyor. Allah apaçık diyorsa, aklı başında her insan anlayabilir demektir, bizler öyle mi diyoruz? Çok üzgünüm ama bizler Kur’an’ın etkisinde olmayıp, mezheplerin rivayet sözlerinin/hadislerinin etkisinde İslam’ı yaşadığımız için, Kur’an’ın bu ve benzeri onlarca ayetine tam tersi bir inancı kabul etmekte bir sakınca görmüyor ve KUR’AN APAÇIK DEĞİLDİR, DETAY VERMEZ ÖZET BİLGİ VERİR. KUR’AN’I ZATEN HERKES ANLAYAMAZ DEMİYOR MUYZ? Peki, neden bu yanlış yola toplumu sürüklüyorlar? Toplumu Allah ile aldatanlar, ALLAH İLE KULUNUN ARASINA GİRİP, ALLAH’IN GÜDÜMÜNDEN TOPLUMU ÇIKARTIP, KENDİ GÜDÜMLERİNE ALABİLMEK, İSTEDİKLERİ GİBİ YÖNETEBİLMEK İÇİN BUNU YAPIYORLAR. Rabbimiz bu konularda bizleri uyarıp, aklınızı kullanın benden başka sakın Veliler edinip ardı sıra gitmeyin diye uyardığı halde, BU GERÇEKLE BLUŞAMAYAN MÜSLÜMANLAR, Allah’ın emrinin tam tersini İslam’ın emri diye yaşadıklarının, hala farkında bile değiller.<br />
<br />
Ne yazık ki bizler kendi ellerimizle, kendi gözlerimize batılın perdesini çektik, kulaklarımıza bu batıl bilgilerle ağırlıklar yerleştirdik artık HAK olanı göremez, duyamaz olduk. Kalplerimizi de mühürleyince hissedemez olduk. ÇÜNKÜ AKLIMIZI KULLANMAYI BIRAKTIK, BAŞKALARININ AKLINA TESLİM OLDUK. Kalp çok önemlidir duygunun merkezidir. Eğer iman kalplerimize yerleşmemişse gerçek iman edenlerden asla olamayız. Onun için Allah birçok ayetinde, Cebrail’in ayetleri Resulün kabine indirdi tabirini kullanır, yani ona ayetin tüm gerçeklerini öğretti onu gerçek iman edenlerden yaptı anlamındadır. Yine Rabbimiz Kur’an’da bedevi Araplardan bahsederken, onlar iman ettik diyorlar ama onların imanları kalplerine daha yerleşmedi diyerek, çok önemli bir gerçeğin altını çiziyor. ÇOK ÜZGÜNÜM AMA BİZLERDE AYNI HATAYI YAPIYORUZ VE İMANLARIMIZ SÖZDE KALIYOR, KALPLERİMİZE YERLEŞEMİYOR. Rabbimiz Kur’an’ın apaçık olduğunu, nice örneklerle izah edilip açıklandığını anlayalım ve hiç kimseye muhtaç olmayalım diye, bizzat kendisinin Kur’an’ı açıkladığını yemin ederek kolaylaştırdığını söylediği halde, bu uyarıları ne yazık ki inatla görmezden duymazdan geldik, üstünü örttük. Peki neden, sırf atalarımızın batıl inancını yaşamaya devam edebilmek için. <br />
<br />
Allah özellikle bizlerin sorumlu olduğu ayetleri MUHKEM bir şekilde, yani şüphe duymayacak kadar apaçık gönderdiğini söylemesini bile göz ardı ettik. Bizler daha çok şeyleri görmezden geldik. Örneğin sakın dinde bölünenler gibi olmayın, tek yumruk olun yoksa sizi yok ederler diye uyardığı halde, bizler dinde mezheplere, cemaatlere, tarikatlara bölünmeyi doğru, güzel göstermek için, BU BİR ZENGİNLİKTİR DEMEKTE SAKINCA GÖRMEDİK. Yani Allah ne emrediyorsa tersini iddia ettik, yaşadık ama bunun hala farkında değiliz. Hâlbuki Allah İslam dininde tek bir kaynak Kur’an’ın olduğunu bizlere bildirmiş ve hangi kaynaktan sorunlarımızı çözmemizi istemişti hatırlayalım.<br />
<br />
“İNSANLAR TEK BİR ÜMMETTİ. ALLAH, MÜJDECİLER VE UYARICILAR OLARAK RESULLER GÖNDERDİ VE BERABERLERİNDE, İNSANLARIN ANLAŞMAZLIĞA DÜŞTÜKLERİ ŞEYLER KONUSUNDA, ARALARINDA HÜKÜM VERMEK ÜZERE, KİTAPLARI HAK OLARAK İNDİRDİ.”(Bakara 213)<br />
<br />
Hatta Allah kullarını, yalnız indirdiğim vahyimden sorumlu tutacağını da apaçık bildirdi. Bunca açık ayetler elimizde olduğu halde, bizler aramızdaki sorunları çözmek için, Allah’ın kitabını yeterli görmeyip, rivayetlerin sanı bilgilerin peşine düşerek, Allah’ın yolundan saptık ama bunun farkında bile değiliz. Hâlbuki Rabbimiz çok açık ve net bizleri hangi kaynaktan hangi bilgilerden sorumlu tutacağına hükmetmişti hatırlayalım <br />
<br />
Zuhruf 44: ŞÜPHESİZ BU KUR’AN, SANA VE KAVMİNE BİR ÖĞÜT VE BİR ŞEREFTİR, ONDAN HESABA ÇEKİLECEKSİNİZ. (Diyanet meali)<br />
<br />
Gerçekten de bizler gözlerimizi HAK olana yummuş,  BATIL olana açmışız. RABBİMİZİN SAKIN DİNDE PARÇALANIP BÖLÜNMEYİN, UYARISINI BİLE ATALARIMIZIN BATIL İNANCINA KURBAN EDEREK GÖRMEZDEN GELEBİLİYORSAK, BİZLER HER TÜRLÜ AZABI HAK ETMİŞİZ DEMEKTİR. Onun içinde gerçekleri göremiyoruz. Bakın ayeti özellikle Diyanetin mealinden yazıyorum, çünkü Diyanet bizler için güvenilir olması gerekmez mi? Yorumunu sizlere bırakıyorum. Çünkü ayeti bu kadar güzel tercüme eden Diyanet, kendilerine ait Diyanet haber sitesinde, İslam’ı bakın hangi kaynaklardan yaşamamız gerektiğini söylüyor ve camilerde bunları topluma anlatmakta bir sakınca görmüyorlar.<br />
<br />
“İSLAM DİNİNİN İKİ TEMEL KAYNAĞI VARDIR. BUNLAR, ALLAH’IN KİTABI VE BU KİTABI İNSANLARA TEBLİĞ EDEN HZ. PEYGAMBER’İN SÜNNETİDİR. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI KURULDUĞU GÜNDEN BERİ BU İKİ TEMEL KAYNAĞA DAYANAN BİR YAYINCILIK ANLAYIŞINA SAHİP OLMUŞTUR. TOPLUMA SAHİH DİNÎ BİLGİYİ ULAŞTIRMAK AMACIYLA HER KESİME YÖNELİK NİTELİKLİ ESERLER YAYINLAMAKTADIR. DÜN OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE BİDATLERE, SAPMAYA, YOZLAŞMAYA VE BOZULMAYA KARŞI DİNİ DOĞRU VE GÜVENİLİR KAYNAKLARDAN ÖĞRENMEK ÇOK ÖNEMLİDİR. SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ BU KONUDA ÜMMETİNİ ŞÖYLE UYARMIŞTIR: “SİZE İKİ ŞEY BIRAKIYORUM, ONLARA SIMSIKI SARILDIĞINIZ SÜRECE YOLUNUZU ŞAŞIRMAYACAKSINIZ: ALLAH’IN KİTABI VE PEYGAMBERİNİN SÜNNETİ.” (MUVATTA’, KADER, 3)<br />
<br />
Önce şunu hatırlatmak isterim. Allah’ın Resulünün veda hutbesinin, yaklaşık yüz bin kişi gibi kalabalık bir topluma hitap ettiği rivayet edilir. Bu kadar kalabalık bir topluma hitap edilen konuşma, inanılmaz farklı şekillerde bugün bizlere rivayet yolla ulaşmıştır. Diyanetin, Allah’ın Resulünün size iki emanet bırakıyorum sözü bile, günümüze 3 değişik şekilde ulaşmıştır. Birisi Diyanetin söylediği gibi iki emanet bırakıyorum, Kur’an ve benim sünnetim. İkincisi SİZE TEK BİR EMANET BIRAKIYORUM ODA KUR’AN’DIR. Üçüncüsü size iki emanet bırakıyorum, birisi Kur’an diğer ehlibeytimdir. Sizce hangisi doğru olabilir? Zikir ehli, bunun doğrusunu Kur’an’dan hemen anlayacaktır. İşte rivayetlere kuşku duymadan inanmak, bu kadar tehlikelidir.<br />
<br />
Diyanet, İslam dininin iki kaynağı vardır diyor ama Allah tek bir kaynağının olduğunu, onlarca ayetinde bizlere apaçık söylüyor. Hatta Rabbimiz, SİZLERİ KUR’AN’DAN HESABA ÇEKECEĞİM DEMİYORMU Zuhruf 44. Ayetinde? Diyanet işleri başkanlığının, kurulduğundan beri bu iki temel kaynağa dayanan bir tebligat içinde olduğunu söylüyor. Bu düşünce asla doğru değildir. Tam tersine Atatürk, Diyanet işleri başkanlığını kurmasının nedeni, Türk halkının Kur’an’ın emrettiği gerçek İslam ile toplumu buluşturmak adına kurmuştur. Hatta İslam’ı bozmak isteyen tarikat ve cemaatlerle mücadele etmiştir, onun için bugün cemaat ve tarikatlarda Atatürk düşmanlığı yapılır. Sizce Zuhruf suresi 44. Ayetinde Rabbimiz, sizleri Kur’an’dan hesaba çekeceğim ve Ali İmran 103. Ayetinde HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİ KUR’AN’A SIMSIKI YAPIŞIN, BÖLÜNÜP PARÇALANMAYIN, hükmünü verdikten sonra, HAŞA sözünden dönüp, yalnız Kur’an ile olur mu, Resulümü herhalde postacı diye göndermedim, onun da dinde benim koymadığım hükümleri koyma, benim sünnetime ilaveler yapma yetkisini verdim, onlara da uymanız gerekirdi, der mi mahşer günü? Aklını zerre kadar kullanan gerçekleri görecektir, kullanmayana da zaten sözümüz yok. <br />
<br />
Bakın Allah Resulünü uyarıp, kimin hangi şeriatına, yani yoluna sünnetine uymasını istiyor. “SONRA SENİ DE DİN KONUSUNDA BİR ŞERİAT SAHİBİ KILDIK, ONA UY. BİLMEYENLERİN HEVESLERİNE UYMA.”(Casiye 18) Allah Resulünün, ona indirdiği Kur’an’ın şeriatına uymasını istiyor, farklı şeriatlar sünnetler dine ilave et, onlara da uysun kullarım demiyor. Çünkü Allah Kur’an’da,  hükmüne hiç kimseyi ortak etmeyeceğini söylüyor. Bakın Rabbimiz biz kullarının Veliler, gavslar edinmeden nereye uymamızı emrediyor. “RABBİNİZDEN SİZE İNDİRİLENE UYUN. O’NUN BERİSİNDEN BİRTAKIM VELİLERİN ARDINA DÜŞMEYİN. SİZ NE KADAR DA AZ ÖĞÜT ALIYORSUNUZ! (Araf 3) Bu ve benzeri yüzlerce ayeti tebliğ alan bizler, sizce dinin ikinci kaynağı var diyebilir miyiz? Karar sizin, imtihan sizin imtihanınız.<br />
<br />
Gerçekten de Allah’ım, bizler senin ayetlerine karşı çok nankör davranıyor ve gözlerimizdeki perdeyi kaldırmak için çaba harcamadığımızdan, Kur’an’da ki öğütlerinden de faydalanamıyoruz. Yani biz kulların çok nankörüz. Allah’ın sünnetini biliyoruz, Kur’an’ın verdiği hükümler yani Allah’ın bizlerin izlemesini istediği yol ve yöntemler diyebiliriz. Peki, Allah’ın Resulünün sünneti farklımı sizce? Allah’ın Resulü, Allah’ın sünnetinin dışına mı çıktıda bunu söylüyoruz. Bu yanlışı yapanlara soracak çok soru var ama Kur’an’ın sınırlarını aşanlara ne anlatırsanız anlatın dinlemeyeceklerdir. Çünkü Gözler perdeli, kulaklar da ağırlıklar var, kalp ise hissetmez olmuş. Allah’ın Resulü de yalnız Kur’an’a uyduğunu apaçık gösteren ayetlere gözlerini kapatanlara, bu örnekleri istediğiniz kadar hatırlatın görmeyeceklerdir ama biz yine de hatırlatalım. Bakın Allah’ın Resulünün izlediği yol yani onun izlediği sünnet neresiymiş.  “BU KUR’AN BANA VAHYOLUNDU Kİ, ONUNLA SİZİ VE ULAŞTIĞI HERKESİ UYARAYIM.” (Enam 19) Allah’ın Resulü biz ümmetini yalnız Kur’an ile uyardığını yine Kur’an’da apaçık söylüyorsa, nasıl olurda dinin kaynağını ikiye çıkartıp, Allah’ın kitabının yanına rivayet kitaplar koyarak, Allah’ın yolundan bu toplumu farklı kaynaklara, yollara yöneltiriz? BUNU YAPANLARIN ALLAH’A HESAP VEREMEYECEKLERİNİ, MAHŞER GÜNÜDE RESULÜN YÜZÜNE BİLE BAKAMAYACAKLARINI, ŞİDDETLE HATIRLATIRIM. Yaptığımız çok büyük yanlışımıza, Rabbimizin uyarısını özellikle hatırlatmak istiyorum. Bakın Allah biz kullarını hangi bilgilere, kaynağa inanmamızı ve sarılmamızı istiyor. Kur’an dışı bir kaynak öneriyor mu? <br />
<br />
“İMAN EDİP İYİ AMEL İŞLEYENLERİN VE RABLERİ TARAFINDAN HAK OLARAK MUHAMMED’E İNDİRİLENE İNANANLARIN GÜNAHLARINI ALLAH ÖRTMÜŞ VE HALLERİNİ DÜZELTMİŞTİR. BUNUN SEBEBİ, İNKÂR EDENLERİN BÂTILA UYMALARI; İNANANLARIN DA RABLERİNDEN GELEN HAKKA UYMUŞ OLMALARIDIR. İŞTE ALLAH, İNSANLARA KENDİLERİYLE İLGİLİ DURUMLARI BÖYLE ÖRNEK VERMEKTEDİR.” ( Muhammed 2-3)<br />
<br />
Bu ve benzeri ayetlere bu dünyada gözlerini yumanlar, gözlerini cehennemin kapısında açmaktan asla kurtulamayacaklardır. Sizleri yine Kur’an’dan Allah’ın biz kullarını özellikle uyardığı ve izlememiz gereken yolu ve onun tek kaynağının yalnız Kur’an olduğunu apaçık muhkem bir şekilde söylediği ayetlerle, baş başa bırakmak istiyorum. YALNIZ Allah’ın vahyine güvenip, onun ipine sarılanlara ne mutlu.<br />
<br />
“HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE (KUR’AN’A) SIMSIKI SARILIN. PARÇALANIP BÖLÜNMEYİN.” (Ali İmran 103)<br />
<br />
“AND OLSUN, SİZE ÖYLE BİR KİTAP İNDİRDİK Kİ, BÜTÜN ŞAN VE ŞEREFİNİZ ONDADIR. HÂLÂ AKILLANMAYACAK MISINIZ?” (Enbiya 10)<br />
<br />
“GERÇEK HAK OLAN, RABBİNDEN GELENDİR. O HALDE KUŞKULANANLARDAN OLMA!” (Bakara 147)<br />
<br />
“İŞTE BU KUR’AN, BİZİM İNDİRDİĞİMİZ MÜBAREK BİR KİTAPTIR. BUNA UYUN VE ALLAH’TAN KORKUN Kİ SİZE MERHAMET EDİLSİN.” (Enam 155)<br />
<br />
“ONLARA, “ALLAH’IN İNDİRDİĞİNE UYUNUZ” DENDİĞİNDE, “HAYIR, BİZ ATALARIMIZI ÜZERİNDE BULDUĞUMUZ ŞEYE UYARIZ” DERLER. YA ATALARI AKILLARINI KULLANAMAMIŞ, DOĞRUYU DA BULAMAMIŞ İDİYSELER DE Mİ?” (Bakara 170)<br />
<br />
“EY İNSANLAR! ŞÜPHESİZ SİZE RABBİNİZDEN KESİN BİR DELİL GELDİ VE SİZE APAÇIK BİR NUR İNDİRDİK.” (Nisa 174)<br />
<br />
Değerli kardeşlerim, inanın biz Müslümanlar öyle batıl ve hurafe bir din yaşıyoruz ki, hesabın görüleceği O çetin gün bu yanlışlarla Allah’ın huzuruna gidersek, çok pişman olacağız. Yazdığım bütün ayetleri hiç tebliğ almamış olduğunuzu bir an düşünün. Rabbimizin yalnız şu ayetini tebliğ alıp iman ettim diyen bir Müslüman, sizce dinin iki kaynağı vardır diyerek, Kur’an’ın yanına doğruluğundan asla emin olamayacağı rivayet, sanı kaynakları koyabilir mi? Yorumunu sizlere bırakıyorum. Dilerim gönül gözleri açık Kur’an gerçeklerini görebilen, Allah’ın azınlık halis kulları arasında oluruz.  <br />
<br />
Casiye 6: İŞTE BUNLAR, ALLAH’IN ÂYETLERİDİR. ONLARI SANA GERÇEK OLARAK OKUYORUZ. ARTIK ALLAH’TAN VE O’NUN ÂYETLERİNDEN SONRA, HANGİ SÖZE İNANACAKLAR? (Diyanet meali)<br />
<br />
Saygılarımla<br />
Haluk GÜMÜŞTABAK<br />
<br />
<a href="https://kuranadavet1.wordpress.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://kuranadavet1.wordpress.com/</a><br />
<br />
<a href="https://twitter.com/KURANA_DAVET" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://twitter.com/KURANA_DAVET</a><br />
<br />
<a href="http://www.hakyolkuran.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.hakyolkuran.com/</a><br />
<br />
<a href="https://www.facebook.com/Kuranadavet1/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.facebook.com/Kuranadavet1/</a><br />
<br />
<a href="https://hakyolkuran1.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://hakyolkuran1.blogspot.com/</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Keloğlan Serdar Yıldırım'a Karşı]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121618</link>
			<pubDate>Sat, 03 Jan 2026 16:44:06 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16854">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121618</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLAN SERDAR YILDIRIM'A KARŞI<br />
Bir adım, iki adım, üç adım. Dört yanına dört eder kırk dört adım.<br />
Keloğlan, İnegöl ile Yenice arasındaki göl kıyısında balık tutuyormuş. Tutuyormuş da kovası boşmuş. Sabah erkenden göl kıyısına geldiğinde öğle yemeği derdindeymiş. Öğlene kadar boş geçmiş, akşam yemeği için, dertlenmiş. Eli boş gidersem, anam bırakmaz eve gireyim. Ormanda yatılmaz ya kurt, kuş dolu. Hiç olmazsa bir balık yakalasaydım. Oltanın ucuna yem takarım, balık gelir, yemi yer ama oltaya yakalanmaz. Göl balık dolu. Millet gelir, kovayı doldurur ve gider. Bu balık tutma işi etti beni heder.<br />
<br />
Zaman gezgini Serdar Yıldırım Keloğlan'ı görünce yanına gelmiş. Bu ikisinin daha önce yaşadığı maceralar varmış.<br />
Serdar: " Selam Keloğlan. Bakıyorum kovan dolu. Göldeki bütün balıkları tutmuşsun. "<br />
Keloğlan: " Serdar, selam da sen eskiden benimle alay etmezdin. Bana daima yardımcı olurdun. Benim de sana çok yardımım oldu. "<br />
Serdar: " Alınma be Keloğlan. Şakacıktan öyle dedim. Söz seninle bir daha bu tarz konuşmam. İlk ve son olsun. "<br />
Keloğlan: " Özürünü kabul ettim, gitti. Sen benim öyle dediğime aldırma. Sabahın adı var, bir balık tutamadım. Üzüntüden çakıl taşı kadar küçüldüm, kaldım. "<br />
Serdar: " Demek üzüntün bundandı. Ben de seni buraya yeni geldin sandım. Bak sana nasıl balık tutulur, göstereyim. Kovayı alır, suyun içine girersin. Kovayı uzatırsın ve haydi bakalım balıklar, atlayın kovanın içine dersin. Balıklar kovaya dolunca eve gidersin. "<br />
<br />
Serdar dediğini aynen yapmış. Biraz sonra bir kova dolusu balıkla Keloğlan'ın yanına gelmiş. Balıkları gören Keloğlan çok sevinmiş. Şimdi hedef Keloğlan'ın eviymiş. Keloğlan balıkların hepsini ben tuttum deyince anası, bravo benim balıkçı oğluma demiş ve balıkları pişirmek için, ocağın yanına gitmiş.<br />
Keloğlan: " Daha daha nasılsın? " diye sormuş.<br />
Serdar: " İyiyim, hoşum, doluyum, boşum. Haberler sende. Birkaç ay önce taşındığın bu yeni evine alışabildin mi? "<br />
Keloğlan: " Buraya alıştım alışmasına ama bir de aşk durumları oldu. Hayır, sorma, hiç anlatmam. "<br />
Serdar: " Aşk durumları ha? Aşık oldun yani. Belliydi balık tutamadığından. Aşık adamın oltasına balık takılmazmış. Ben sormadım sen de anlatma. Kime aşık oldun bakalım? Kim bu şanslı kız? "<br />
Keloğlan: " Angelacoma ( İnegöl ) Tekfuru Nicola'nın kızı. Bu eve taşındığımızın ertesi günüydü. Göl kıyısında karşılaştık. Bir an gözgöze geldik. Kalbim davul gibi gümledi, burnum zurna gibi öttü. Aşık olmuştum. Kız da bana karşı ilgi duymuş. Yanıma geldi. Adımı sordu. Keloğlan dedim. Meğer o beni eskiden beri tanıyormuş. Adımı biliyormuş. Elele tutuştuk, geleceği konuştuk. Serdar senin geleceğe ait tahminlerin tutuyordu. Hani diyordun ya: Bin yıl sonra insanlar ne seni ne beni unutmazlar. Bu düşüncen ilk anda bana olamaz gibi gelmişti ama öncesinden benim adım hatırlanır. Sen de benim masallarımı yazdığın için ve o masallardan bazılarında olduğun için, senin adın da unutulmaz. Senin şu an itibarıyla yaşadığın tarih nedir? "<br />
Serdar: " Bence bugün 22-Ağustos-2016 yılındayım. "<br />
Keloğlan: " Gelecek yıllara, yüz yıllara, bin yıllara benden kucak dolusu selam. "<br />
Serdar: " Benden de selam. Önce şiir yazmaya başladım. Sonra masal ve hikaye yazmaya. İnternete 2006 yılında girdim. Eserlerimi yayınlamaya başladım. Çok ilgi gördü. Okurlar, yazdıklarımı beğendiler. 2011 yılında Ankara'dan Sıradışı Yayınları benimle irtibata geçerek on tane masalımı ayrı ayrı kitaplar halinde, büyük boy ve resimli olarak yayınladı. Sonradan pek çok yayınevi haberim olmadan internetten masallarımı alarak masal kitaplarında ve yardımcı ders kitaplarında yayınladı. 155 tane kitap ve dergide eserlerimi bulup satın aldım. Kimbilir daha kaç tane var? "<br />
Keloğlan: " Benim masallarımı da yazıyordun. Kaç tane oldu? "<br />
Serdar: " 58 tane oldu. Tüm yazdıklarım 280 tane oldu. "<br />
Keloğlan: " 58 tane Keloğlan masalı mı? Var git sen 1.000 yıl daha yaşa. 2.000 tane olmazsa hakkımı helal etmem. "<br />
Keloğlan'ın anası: " Haydi çocuklar, balıklar pişti, sofraya düştü. Soğumadan karnınızı doyurun da sonra atmaya, tutmaya devam edersiniz, " deyince iki aç insan sofraya oturmuş. Dakikalar sonra sofrada balıktan eser kalmamış.<br />
<br />
Serdar bir ay Keloğlan'ın evinde misafir kalmış. Sonrasında köye gelen bir tellal Angelacoma'nın Turgut Alp tarafından alındığını söylemiş. ( MS.1299 ). Bundan dolayı Osman Gazi, Burussa ( Bursa ) kapısına dayanmış.<br />
Keloğlan: " Duydun mu Serdar, Angelacoma'da savaş olmuş da bizim haberimiz olmamış. Orası kaç adımlık yer? "<br />
Serdar: " Tekfurun kızı kimbilir şimdi ne haldedir? Belki de babasıyla birlikte esir düşmüştür. "<br />
Keloğlan: " Ne? Esir mi düşmüştür? Kalk Serdar, kalk. Gidelim Angelacoma'ya, varalım Turgut Alp'in huzuruna. Ettiyse esir tekfuru, istesin tekfurdan kızını. "<br />
<br />
Keloğlan ile Serdar, hızla yürüyerek gitmişler ve Turgut Alp'in huzuruna çıkmışlar. Turgut Alp'in işi başından aşmış. Keloğlan'ı dinleyince vezirine dönerek, kıza sorun, istiyorsa varın gidin evlendirin Keloğlan'la, demiş. Kız evet deyince Keloğlan ile tekfurun kızı evlenmiş. Birlikte köye dönmüşler. Anası Keloğlan'ı ve kızı güleryüzle karşılamış. Eve buyur etmiş.<br />
<br />
Serdar bakmış ilgilenen yok oradan ayrılmış. Zaman gezgini olarak geçmişin ve geleceğin labirentlerine doğru yola çıkmış. O labirentler ki, bazen çok soğukmuş, bazen sıcakmış. Çok soğuk olunca beyni buz tutarmış, bir cümle bile yazmak istemezmiş. Bazen sıcak olurmuş, yazdıkça yazacağı gelirmiş. Serdar, yazdıklarımı okuyan oldukça yazmaya devam edeceğim, demiş.<br />
Orhan Gazi Bursa'yı almış.<br />
Turgut Alp İnegöl'e yerleşmiş.<br />
Keloğlan, tekfurun kızı ile mutlu olmuş.<br />
Serdar Yıldırım bu masalı yazmış.<br />
<br />
Keloğlan bahçeden dört gül koparmış.<br />
Birini Orhan Gazi'ye, birini Turgut Alp'e.<br />
Birini tekfurun kızına, birini anasına vermiş.<br />
Serdar olayı duyup geri gelmiş, hani bana demiş.<br />
Keloğlan sana yok demiş ve eve girip kapıyı kilitlemiş.<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLAN SERDAR YILDIRIM'A KARŞI<br />
Bir adım, iki adım, üç adım. Dört yanına dört eder kırk dört adım.<br />
Keloğlan, İnegöl ile Yenice arasındaki göl kıyısında balık tutuyormuş. Tutuyormuş da kovası boşmuş. Sabah erkenden göl kıyısına geldiğinde öğle yemeği derdindeymiş. Öğlene kadar boş geçmiş, akşam yemeği için, dertlenmiş. Eli boş gidersem, anam bırakmaz eve gireyim. Ormanda yatılmaz ya kurt, kuş dolu. Hiç olmazsa bir balık yakalasaydım. Oltanın ucuna yem takarım, balık gelir, yemi yer ama oltaya yakalanmaz. Göl balık dolu. Millet gelir, kovayı doldurur ve gider. Bu balık tutma işi etti beni heder.<br />
<br />
Zaman gezgini Serdar Yıldırım Keloğlan'ı görünce yanına gelmiş. Bu ikisinin daha önce yaşadığı maceralar varmış.<br />
Serdar: " Selam Keloğlan. Bakıyorum kovan dolu. Göldeki bütün balıkları tutmuşsun. "<br />
Keloğlan: " Serdar, selam da sen eskiden benimle alay etmezdin. Bana daima yardımcı olurdun. Benim de sana çok yardımım oldu. "<br />
Serdar: " Alınma be Keloğlan. Şakacıktan öyle dedim. Söz seninle bir daha bu tarz konuşmam. İlk ve son olsun. "<br />
Keloğlan: " Özürünü kabul ettim, gitti. Sen benim öyle dediğime aldırma. Sabahın adı var, bir balık tutamadım. Üzüntüden çakıl taşı kadar küçüldüm, kaldım. "<br />
Serdar: " Demek üzüntün bundandı. Ben de seni buraya yeni geldin sandım. Bak sana nasıl balık tutulur, göstereyim. Kovayı alır, suyun içine girersin. Kovayı uzatırsın ve haydi bakalım balıklar, atlayın kovanın içine dersin. Balıklar kovaya dolunca eve gidersin. "<br />
<br />
Serdar dediğini aynen yapmış. Biraz sonra bir kova dolusu balıkla Keloğlan'ın yanına gelmiş. Balıkları gören Keloğlan çok sevinmiş. Şimdi hedef Keloğlan'ın eviymiş. Keloğlan balıkların hepsini ben tuttum deyince anası, bravo benim balıkçı oğluma demiş ve balıkları pişirmek için, ocağın yanına gitmiş.<br />
Keloğlan: " Daha daha nasılsın? " diye sormuş.<br />
Serdar: " İyiyim, hoşum, doluyum, boşum. Haberler sende. Birkaç ay önce taşındığın bu yeni evine alışabildin mi? "<br />
Keloğlan: " Buraya alıştım alışmasına ama bir de aşk durumları oldu. Hayır, sorma, hiç anlatmam. "<br />
Serdar: " Aşk durumları ha? Aşık oldun yani. Belliydi balık tutamadığından. Aşık adamın oltasına balık takılmazmış. Ben sormadım sen de anlatma. Kime aşık oldun bakalım? Kim bu şanslı kız? "<br />
Keloğlan: " Angelacoma ( İnegöl ) Tekfuru Nicola'nın kızı. Bu eve taşındığımızın ertesi günüydü. Göl kıyısında karşılaştık. Bir an gözgöze geldik. Kalbim davul gibi gümledi, burnum zurna gibi öttü. Aşık olmuştum. Kız da bana karşı ilgi duymuş. Yanıma geldi. Adımı sordu. Keloğlan dedim. Meğer o beni eskiden beri tanıyormuş. Adımı biliyormuş. Elele tutuştuk, geleceği konuştuk. Serdar senin geleceğe ait tahminlerin tutuyordu. Hani diyordun ya: Bin yıl sonra insanlar ne seni ne beni unutmazlar. Bu düşüncen ilk anda bana olamaz gibi gelmişti ama öncesinden benim adım hatırlanır. Sen de benim masallarımı yazdığın için ve o masallardan bazılarında olduğun için, senin adın da unutulmaz. Senin şu an itibarıyla yaşadığın tarih nedir? "<br />
Serdar: " Bence bugün 22-Ağustos-2016 yılındayım. "<br />
Keloğlan: " Gelecek yıllara, yüz yıllara, bin yıllara benden kucak dolusu selam. "<br />
Serdar: " Benden de selam. Önce şiir yazmaya başladım. Sonra masal ve hikaye yazmaya. İnternete 2006 yılında girdim. Eserlerimi yayınlamaya başladım. Çok ilgi gördü. Okurlar, yazdıklarımı beğendiler. 2011 yılında Ankara'dan Sıradışı Yayınları benimle irtibata geçerek on tane masalımı ayrı ayrı kitaplar halinde, büyük boy ve resimli olarak yayınladı. Sonradan pek çok yayınevi haberim olmadan internetten masallarımı alarak masal kitaplarında ve yardımcı ders kitaplarında yayınladı. 155 tane kitap ve dergide eserlerimi bulup satın aldım. Kimbilir daha kaç tane var? "<br />
Keloğlan: " Benim masallarımı da yazıyordun. Kaç tane oldu? "<br />
Serdar: " 58 tane oldu. Tüm yazdıklarım 280 tane oldu. "<br />
Keloğlan: " 58 tane Keloğlan masalı mı? Var git sen 1.000 yıl daha yaşa. 2.000 tane olmazsa hakkımı helal etmem. "<br />
Keloğlan'ın anası: " Haydi çocuklar, balıklar pişti, sofraya düştü. Soğumadan karnınızı doyurun da sonra atmaya, tutmaya devam edersiniz, " deyince iki aç insan sofraya oturmuş. Dakikalar sonra sofrada balıktan eser kalmamış.<br />
<br />
Serdar bir ay Keloğlan'ın evinde misafir kalmış. Sonrasında köye gelen bir tellal Angelacoma'nın Turgut Alp tarafından alındığını söylemiş. ( MS.1299 ). Bundan dolayı Osman Gazi, Burussa ( Bursa ) kapısına dayanmış.<br />
Keloğlan: " Duydun mu Serdar, Angelacoma'da savaş olmuş da bizim haberimiz olmamış. Orası kaç adımlık yer? "<br />
Serdar: " Tekfurun kızı kimbilir şimdi ne haldedir? Belki de babasıyla birlikte esir düşmüştür. "<br />
Keloğlan: " Ne? Esir mi düşmüştür? Kalk Serdar, kalk. Gidelim Angelacoma'ya, varalım Turgut Alp'in huzuruna. Ettiyse esir tekfuru, istesin tekfurdan kızını. "<br />
<br />
Keloğlan ile Serdar, hızla yürüyerek gitmişler ve Turgut Alp'in huzuruna çıkmışlar. Turgut Alp'in işi başından aşmış. Keloğlan'ı dinleyince vezirine dönerek, kıza sorun, istiyorsa varın gidin evlendirin Keloğlan'la, demiş. Kız evet deyince Keloğlan ile tekfurun kızı evlenmiş. Birlikte köye dönmüşler. Anası Keloğlan'ı ve kızı güleryüzle karşılamış. Eve buyur etmiş.<br />
<br />
Serdar bakmış ilgilenen yok oradan ayrılmış. Zaman gezgini olarak geçmişin ve geleceğin labirentlerine doğru yola çıkmış. O labirentler ki, bazen çok soğukmuş, bazen sıcakmış. Çok soğuk olunca beyni buz tutarmış, bir cümle bile yazmak istemezmiş. Bazen sıcak olurmuş, yazdıkça yazacağı gelirmiş. Serdar, yazdıklarımı okuyan oldukça yazmaya devam edeceğim, demiş.<br />
Orhan Gazi Bursa'yı almış.<br />
Turgut Alp İnegöl'e yerleşmiş.<br />
Keloğlan, tekfurun kızı ile mutlu olmuş.<br />
Serdar Yıldırım bu masalı yazmış.<br />
<br />
Keloğlan bahçeden dört gül koparmış.<br />
Birini Orhan Gazi'ye, birini Turgut Alp'e.<br />
Birini tekfurun kızına, birini anasına vermiş.<br />
Serdar olayı duyup geri gelmiş, hani bana demiş.<br />
Keloğlan sana yok demiş ve eve girip kapıyı kilitlemiş.<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Keloğlan Dev Fare - Serdar Yıldırım]]></title>
			<link>https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121617</link>
			<pubDate>Sat, 03 Jan 2026 16:43:03 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://duygusuz.com/member.php?action=profile&uid=16854">Serdar102</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://duygusuz.com/showthread.php?tid=121617</guid>
			<description><![CDATA[KELOĞLAN DEV FARE<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir dev fare varmış. Aha manda kadarmış.<br />
Fare, fare, dev fare, nasıl geldin bu hale?<br />
Ne yedin de böyle oldun, bir göründün, bir kayboldun.<br />
" Dağda, bayırda gezerim, ne bulursam onu yerim.<br />
Kedilerin düşmanıyım, yakalarsam kedi de yerim. "<br />
<br />
Aman fare, yaman fare, başı büyük, kocaman fare.<br />
Sakın kasabaya gitmeyesin, insanları üzmeyesin.<br />
<br />
" Aman insan, yaman insan, başı küçük, kösemen insan.<br />
Kasabaya gidiyorum, insanları üzüyorum. "<br />
<br />
Dev fare arkasında yüzlerce normal fare olduğu halde kasabaya giriş yapmış. Şarkılar söyleyerek sokaklarda gezmişler. Ortalıkta ne bir insan, ne bir kedi görünmüyormuş. Dev fare ve arkadaşları, bu kasabada günlerce kalmışlar. Kilerlerde, ambarlarda ne varsa yiyip bitirmişler.<br />
<br />
Bir gün kasaba dışındaki yolda nöbet bekleyen fareler, ileriden gelen kel kafalı bir genci görmüşler. Durumu dev fareye bildirmişler.<br />
Dev fare: " Sakın bu Keloğlan olmasın? Adını çok duydum ama kendisini hiç görmedim. Gidin sorun bakalım kimmiş, neyin nesiymiş? Eğer bu Keloğlan ise, yandığımızın resmidir. Bizi bir dakika bu kasabada tutmaz, bilmiş olasınız. "<br />
Bunun üzerine oradaki farelerden biri: " Aman efendim, siz neler söylüyorsunuz? Gelen Keloğlan olsa ne olacak? Bize ne yapabilir ki? İzin verin onu geldiği yere kadar kovalayalım. "<br />
Dev fare: " Kimi kovalıyorsun? Keloğlan senden, benden kaçar mı sanıyorsun? O korkmaz, korkutur. Yenilmez, yener, ezilmez, ezer. Kaybettiği görülmemiştir. "<br />
Farelerden biri gitmiş ve az sonra geri dönmüş. Gelen genç Keloğlan'mış. Dev fare Keloğlan'ın karşısına çıkmış. Onu saygıyla selamlamış. Hoş geldiniz, demiş.<br />
<br />
Dev fareyi görünce Keloğlan'ın aklı başından gitmiş. Çok korkmuş, bir ağacın arkasına saklanmış:  " Uy anam, o neydi öyle? Kocaman, öküz kadar! Etraf fare dolu. Bu onların babası olsa gerek. Öküz faresi mi desem, fare öküzü mü desem? Beni yakalarsa yer bu ya. Yandım ki hem ne yandım. " diye söylenirken, dev farenin sesini duymuş:<br />
" Keloğlan Bey, saygıdeğer Keloğlan Bey, nasılsınız, iyi misiniz? "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan önce saklandığı ağacın arkasından başını çıkarmış, durum vaziyetini kontrol etmiş, ortamın müsait olduğunu görünce ortaya çıkmış. Bakmış dev fare karşısında el pençe, divan duruyor:  " Seni gidi minik, beni niye korkuttun bakayım? Gel buraya kulaklarını çekeyim. "<br />
" Aman efendim, ben kim, sizi korkutmak kim? Asıl ben sizden çok korkuyorum. "<br />
" Yapma ya..! Minik, benden niye korkuyorsun çabuk söyle bakalım? "<br />
" Sizi tanımayan, Keloğlan adını bilmeyen yoktur. Ben dağdan geldim. Oralarda herkes sizin başınızdan geçen olayları anlatıyor. İnanın sizin hikayelerinizi dinleyerek büyüdüm. "<br />
" Büyümüşsün ama fazla büyümüşsün. Bundan sonra benim hikayelerimi az dinle. "<br />
" Hani siz iyisiniz ama rakipleriniz kötüdür. Ben sizin tarafınızdan olmak istiyorum. Bugün burada olanları duyanlar beni kötü bilmesinler. Kasabalıların biraz yiyeceğini yediydik. Şu iki çuval altın zararı karşılar. Ben bu altınları dağda sebze, meyve satarak kazandım. Ayrıca kasabalılardan özür diliyorum. Şimdi dağlara dönüyorum ve bir daha dağdan inmem. "<br />
" Yolun açık olsun, güle güle git. Kimse seni kötü bilmez, merak etme. "<br />
<br />
Daha sonra dev fare ve öbür fareler şarkılar söyleyerek kasabayı terk etmişler. Altınlar kasabalının zararını karşılamış. Kasabalılar, Keloğlan için, eğlenceler düzenlemişler, ziyafetler vermişler. Böylece Keloğlan kasabalıları farelerden kurtarmış olmuş.<br />
<br />
SON]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KELOĞLAN DEV FARE<br />
Bir varmış, bir yokmuş. Bir dev fare varmış. Aha manda kadarmış.<br />
Fare, fare, dev fare, nasıl geldin bu hale?<br />
Ne yedin de böyle oldun, bir göründün, bir kayboldun.<br />
" Dağda, bayırda gezerim, ne bulursam onu yerim.<br />
Kedilerin düşmanıyım, yakalarsam kedi de yerim. "<br />
<br />
Aman fare, yaman fare, başı büyük, kocaman fare.<br />
Sakın kasabaya gitmeyesin, insanları üzmeyesin.<br />
<br />
" Aman insan, yaman insan, başı küçük, kösemen insan.<br />
Kasabaya gidiyorum, insanları üzüyorum. "<br />
<br />
Dev fare arkasında yüzlerce normal fare olduğu halde kasabaya giriş yapmış. Şarkılar söyleyerek sokaklarda gezmişler. Ortalıkta ne bir insan, ne bir kedi görünmüyormuş. Dev fare ve arkadaşları, bu kasabada günlerce kalmışlar. Kilerlerde, ambarlarda ne varsa yiyip bitirmişler.<br />
<br />
Bir gün kasaba dışındaki yolda nöbet bekleyen fareler, ileriden gelen kel kafalı bir genci görmüşler. Durumu dev fareye bildirmişler.<br />
Dev fare: " Sakın bu Keloğlan olmasın? Adını çok duydum ama kendisini hiç görmedim. Gidin sorun bakalım kimmiş, neyin nesiymiş? Eğer bu Keloğlan ise, yandığımızın resmidir. Bizi bir dakika bu kasabada tutmaz, bilmiş olasınız. "<br />
Bunun üzerine oradaki farelerden biri: " Aman efendim, siz neler söylüyorsunuz? Gelen Keloğlan olsa ne olacak? Bize ne yapabilir ki? İzin verin onu geldiği yere kadar kovalayalım. "<br />
Dev fare: " Kimi kovalıyorsun? Keloğlan senden, benden kaçar mı sanıyorsun? O korkmaz, korkutur. Yenilmez, yener, ezilmez, ezer. Kaybettiği görülmemiştir. "<br />
Farelerden biri gitmiş ve az sonra geri dönmüş. Gelen genç Keloğlan'mış. Dev fare Keloğlan'ın karşısına çıkmış. Onu saygıyla selamlamış. Hoş geldiniz, demiş.<br />
<br />
Dev fareyi görünce Keloğlan'ın aklı başından gitmiş. Çok korkmuş, bir ağacın arkasına saklanmış:  " Uy anam, o neydi öyle? Kocaman, öküz kadar! Etraf fare dolu. Bu onların babası olsa gerek. Öküz faresi mi desem, fare öküzü mü desem? Beni yakalarsa yer bu ya. Yandım ki hem ne yandım. " diye söylenirken, dev farenin sesini duymuş:<br />
" Keloğlan Bey, saygıdeğer Keloğlan Bey, nasılsınız, iyi misiniz? "<br />
<br />
Bunun üzerine Keloğlan önce saklandığı ağacın arkasından başını çıkarmış, durum vaziyetini kontrol etmiş, ortamın müsait olduğunu görünce ortaya çıkmış. Bakmış dev fare karşısında el pençe, divan duruyor:  " Seni gidi minik, beni niye korkuttun bakayım? Gel buraya kulaklarını çekeyim. "<br />
" Aman efendim, ben kim, sizi korkutmak kim? Asıl ben sizden çok korkuyorum. "<br />
" Yapma ya..! Minik, benden niye korkuyorsun çabuk söyle bakalım? "<br />
" Sizi tanımayan, Keloğlan adını bilmeyen yoktur. Ben dağdan geldim. Oralarda herkes sizin başınızdan geçen olayları anlatıyor. İnanın sizin hikayelerinizi dinleyerek büyüdüm. "<br />
" Büyümüşsün ama fazla büyümüşsün. Bundan sonra benim hikayelerimi az dinle. "<br />
" Hani siz iyisiniz ama rakipleriniz kötüdür. Ben sizin tarafınızdan olmak istiyorum. Bugün burada olanları duyanlar beni kötü bilmesinler. Kasabalıların biraz yiyeceğini yediydik. Şu iki çuval altın zararı karşılar. Ben bu altınları dağda sebze, meyve satarak kazandım. Ayrıca kasabalılardan özür diliyorum. Şimdi dağlara dönüyorum ve bir daha dağdan inmem. "<br />
" Yolun açık olsun, güle güle git. Kimse seni kötü bilmez, merak etme. "<br />
<br />
Daha sonra dev fare ve öbür fareler şarkılar söyleyerek kasabayı terk etmişler. Altınlar kasabalının zararını karşılamış. Kasabalılar, Keloğlan için, eğlenceler düzenlemişler, ziyafetler vermişler. Böylece Keloğlan kasabalıları farelerden kurtarmış olmuş.<br />
<br />
SON]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>